<?xml version="1.0" encoding="iso-8859-9"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[RadyoElmadağ | Forum - Tüm Forumlar]]></title>
		<link>http://radyoelmadag.com/forum/</link>
		<description><![CDATA[RadyoElmadağ | Forum - http://radyoelmadag.com/forum]]></description>
		<pubDate>Wed, 10 Mar 2010 04:29:44 +0200</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Yerel Facebook ile Elmadağ Sanal Ortamda Gelişiyor!]]></title>
			<link>http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=957</link>
			<pubDate>Wed, 20 Jan 2010 09:41:19 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=957</guid>
			<description><![CDATA[Elmadağlılar, yerel facebook&#8217;larına kavuştu. Elmadağ.biz sitesinin sunduğu hizmetlerle, Elmadağlılar artık sanal ortamda da bir araya gelmenin keyfini sürecek.<br />
 <br />
İnternetin ve bilgisayarın sunduğu imkânlar hızla gelişirken, hayatımıza kattığı yeniliklerin sayısı da gün geçtikçe artıyor. Bu yeniliklerden biri de kuşkusuz sosyal ağ siteleri. Ankara&#8217;nın önemli ilçelerinden biri olan Elmadağ&#8217;ın da artık yerel bir facebook sitesi var: elmadag.biz<br />
 <br />
Elmadag.biz ile insanlar fotoğraftan videoya, haberlerden etkinliklere, ilanlardan online sohbete kadar birçok hizmetten faydalanabiliyor. Elmadag.biz sitesinin özellikle Elmadağ&#8217;da iş ve ticaret yapan esnafa ve işadamlarına faydalı olacağı düşünülüyor. Günümüzün koşullarında hızlı ve etkili ticaret yapmaya olanak sağlayan e-ticaret sistemlerinin bir benzeri elmadag.biz sitesinde kullanıcıların hizmetine sunuluyor. <br />
 <br />
Elmadağ İlçesi&#8217;ne birçok alanda farklı bir soluk ve yenilik getirecek olan elmadag.biz sitesine, http://www.elmadag.biz  adresinden ücretsiz üye olmak mümkün.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Elmadağlılar, yerel facebook&#8217;larına kavuştu. Elmadağ.biz sitesinin sunduğu hizmetlerle, Elmadağlılar artık sanal ortamda da bir araya gelmenin keyfini sürecek.<br />
 <br />
İnternetin ve bilgisayarın sunduğu imkânlar hızla gelişirken, hayatımıza kattığı yeniliklerin sayısı da gün geçtikçe artıyor. Bu yeniliklerden biri de kuşkusuz sosyal ağ siteleri. Ankara&#8217;nın önemli ilçelerinden biri olan Elmadağ&#8217;ın da artık yerel bir facebook sitesi var: elmadag.biz<br />
 <br />
Elmadag.biz ile insanlar fotoğraftan videoya, haberlerden etkinliklere, ilanlardan online sohbete kadar birçok hizmetten faydalanabiliyor. Elmadag.biz sitesinin özellikle Elmadağ&#8217;da iş ve ticaret yapan esnafa ve işadamlarına faydalı olacağı düşünülüyor. Günümüzün koşullarında hızlı ve etkili ticaret yapmaya olanak sağlayan e-ticaret sistemlerinin bir benzeri elmadag.biz sitesinde kullanıcıların hizmetine sunuluyor. <br />
 <br />
Elmadağ İlçesi&#8217;ne birçok alanda farklı bir soluk ve yenilik getirecek olan elmadag.biz sitesine, http://www.elmadag.biz  adresinden ücretsiz üye olmak mümkün.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Basarilar]]></title>
			<link>http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=955</link>
			<pubDate>Mon, 29 Jun 2009 15:15:00 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=955</guid>
			<description><![CDATA[Hepinize basarilar. Selamlar]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Hepinize basarilar. Selamlar]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[HOŞ  GELDİNİZ  BAŞKANIM]]></title>
			<link>http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=954</link>
			<pubDate>Thu, 25 Jun 2009 21:45:10 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=954</guid>
			<description><![CDATA[HOŞ  GELDİNİZ  BAŞKANIM <br />
<br />
 <br />
<br />
 <br />
<br />
GAZİ&#8217; DİR  .  ADIN :  ŞAHİN&#8217; DİR  . SOYADIN . <br />
<br />
ELMADAĞ&#8217; IM   DA  , DOĞUP  ,  BÜYÜYEN .<br />
<br />
TOZLU  ,   ÇAMURLU ,  YOLLARINDA   YÜRÜYEN .<br />
<br />
GÜN   GEÇTİKCE  ,  HİZMETLERİYLE   BÜYÜYEN .<br />
<br />
DURMAK   YOK .  YOLA  DEVAM   DİYEN .<br />
<br />
LİDERİNİN   İZİNDEN   YÜRÜYEN . BAŞKANIM .<br />
<br />
BABA   OCAĞINA ,  ANA  YURDUNA .<br />
<br />
HOŞ  GELDİNİZ .  BAŞKANIM .<br />
<br />
 <br />
<br />
BAŞKANLAR   İÇİNDE  ,  YİĞİTSİN  ,  MERTSİN .<br />
<br />
YOKSULA  ,  YETİME  ,  OLDUKCA ,  CÖMERTSİN .                   <br />
<br />
DÜĞÜNDE  ,  BAYRAMDA , TAZİYEDE ,  BİZİMLESİN .<br />
<br />
SENİNLE   ONURLUYUZ  ,  GURURLUYUZ . BAŞKANIM .<br />
<br />
BABA  OCAĞINA .  ANAYUDUNA  .<br />
<br />
HOŞ  GELDİNİZ .  BAŞKANIM  .<br />
<br />
 <br />
<br />
SAĞCISI  ,  SOLCUSU   İLE    KARIŞTIK .<br />
<br />
KÜSKÜNLERİ   İLE   SENİN  İÇİN   BARIŞTIK .<br />
<br />
ETRAFINDA   EL   ELE ,  TUTUŞTUK .<br />
<br />
YÜRÜMENİN  ,  ZAMANI   GELDİ .  BAŞKANIM .<br />
<br />
BABA   OCAĞINA .  ANA  YURDUNA .<br />
<br />
DOĞUP  ,  BÜYÜDÜĞÜN   VATANINA .<br />
<br />
HOŞ   GELDİNİZ  .  BAŞKANIM .<br />
<br />
 <br />
<br />
UNUTULMUŞLUĞUN   SONU ,  GELECEK .<br />
<br />
ELMADAĞLIM ,  SENİNLE   GÜLECEK .<br />
<br />
İKTİDARIN    GÜCÜNÜ .  İŞTE  BÖYLE  ,   GÖRECEK .    <br />
<br />
YENİ   TEMELLER  ATMAYA .                                                                            <br />
<br />
ÜNiVERSİTEMİZİ  AÇMAYA .<br />
<br />
HEPİMİZE  ,  AYNI   GÖZLE  ,  BAKMAYA .<br />
<br />
BABA  OCAGINA  .  ANA  YURDUNA .<br />
<br />
HOŞ  GELDİNİZ  .  BAŞKANIM .<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
BAŞBAKANIMI ,  GÜLMÜ ,  ÇİÇEĞİMİ   SEVDİK .<br />
<br />
OYLARIN   ÇOĞUNU ,  GAZİ  BAŞKANA  VERDİK .<br />
<br />
MUTLU   GÜNE   ,  İŞTE   BÖYLE   GELDİK .      <br />
<br />
HİZMET   MAZBATASINI ,  HİZMET   İÇİN    VERDİK .<br />
<br />
İKTİDARIN   GÜCÜNÜ ,  ELMADAĞ&#8217;IMA   GETİRMEYE .<br />
<br />
BABA  OCAĞINA .  ANA   YURDUNA .<br />
<br />
HOŞ  GELDİNİZ .  BAŞKANIM .<br />
<br />
 <br />
<br />
SEVDİK  .  ALLAH&#8217;IN   HER  KULUNU .<br />
<br />
BAŞTACI   YAPTIK .  GAZİ   KULUNU .<br />
<br />
YIKILMASIN   DİYE  ,  SIKI   TUTTUK   KOLUNU .<br />
<br />
ALLAH&#8217;IM  AÇIK  ETTİ .  SENİN   YOLUNU .<br />
<br />
BABA   OCAĞINA  ,  ANA YURDUNA ,<br />
<br />
HOŞ  GELDİNİZ .  BAŞKANIM .<br />
<br />
 <br />
<br />
EFKARINDA  , MUTLULUĞUNDA ,<br />
<br />
HEP    YANINA   KOŞTUK .<br />
<br />
MAMAK&#8217; TA DA  ,  ELMADAĞIM  DA DA ,<br />
<br />
BAĞRIMIZA    BASTIK .<br />
<br />
RÜZĞAR  OLUP  ,  ESTİK .  IRMAK  OLUP   COŞTUK .<br />
<br />
GAZİ  BAŞKAN  DİYE .  HEP  PEŞİNDEN    KOŞTUK.<br />
<br />
BABA  OCAĞINA ,  ANA YURDUNA ,<br />
<br />
DOĞUP   , BÜYÜDÜĞÜN   VATANINA ,<br />
<br />
HİZMET  ETMEYE  ,  HOŞ  GELDİNİZ  .  BAŞKANIM .<br />
<br />
 <br />
<br />
BEN DE   .  NUH&#8217;UM .  ALLAH&#8217;IN  KULUYUM .<br />
<br />
VATANIM ,  BAYRAĞIM    İÇİN    KÖLEYİM .<br />
<br />
ELMADĞ&#8217;IMA    HİZMET   EDENLERİN ,<br />
<br />
AK   ALNINDAN   ÖPEYİM .<br />
<br />
BABA   OCAĞINA   .  ANA   YURDUNA .<br />
<br />
HİZMETE    ETMEYE . HOŞ  GELDİN  BAŞKANIM .<br />
<br />
 <br />
<br />
                                                                  NUH  ÇAKMAK .]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[HOŞ  GELDİNİZ  BAŞKANIM <br />
<br />
 <br />
<br />
 <br />
<br />
GAZİ&#8217; DİR  .  ADIN :  ŞAHİN&#8217; DİR  . SOYADIN . <br />
<br />
ELMADAĞ&#8217; IM   DA  , DOĞUP  ,  BÜYÜYEN .<br />
<br />
TOZLU  ,   ÇAMURLU ,  YOLLARINDA   YÜRÜYEN .<br />
<br />
GÜN   GEÇTİKCE  ,  HİZMETLERİYLE   BÜYÜYEN .<br />
<br />
DURMAK   YOK .  YOLA  DEVAM   DİYEN .<br />
<br />
LİDERİNİN   İZİNDEN   YÜRÜYEN . BAŞKANIM .<br />
<br />
BABA   OCAĞINA ,  ANA  YURDUNA .<br />
<br />
HOŞ  GELDİNİZ .  BAŞKANIM .<br />
<br />
 <br />
<br />
BAŞKANLAR   İÇİNDE  ,  YİĞİTSİN  ,  MERTSİN .<br />
<br />
YOKSULA  ,  YETİME  ,  OLDUKCA ,  CÖMERTSİN .                   <br />
<br />
DÜĞÜNDE  ,  BAYRAMDA , TAZİYEDE ,  BİZİMLESİN .<br />
<br />
SENİNLE   ONURLUYUZ  ,  GURURLUYUZ . BAŞKANIM .<br />
<br />
BABA  OCAĞINA .  ANAYUDUNA  .<br />
<br />
HOŞ  GELDİNİZ .  BAŞKANIM  .<br />
<br />
 <br />
<br />
SAĞCISI  ,  SOLCUSU   İLE    KARIŞTIK .<br />
<br />
KÜSKÜNLERİ   İLE   SENİN  İÇİN   BARIŞTIK .<br />
<br />
ETRAFINDA   EL   ELE ,  TUTUŞTUK .<br />
<br />
YÜRÜMENİN  ,  ZAMANI   GELDİ .  BAŞKANIM .<br />
<br />
BABA   OCAĞINA .  ANA  YURDUNA .<br />
<br />
DOĞUP  ,  BÜYÜDÜĞÜN   VATANINA .<br />
<br />
HOŞ   GELDİNİZ  .  BAŞKANIM .<br />
<br />
 <br />
<br />
UNUTULMUŞLUĞUN   SONU ,  GELECEK .<br />
<br />
ELMADAĞLIM ,  SENİNLE   GÜLECEK .<br />
<br />
İKTİDARIN    GÜCÜNÜ .  İŞTE  BÖYLE  ,   GÖRECEK .    <br />
<br />
YENİ   TEMELLER  ATMAYA .                                                                            <br />
<br />
ÜNiVERSİTEMİZİ  AÇMAYA .<br />
<br />
HEPİMİZE  ,  AYNI   GÖZLE  ,  BAKMAYA .<br />
<br />
BABA  OCAGINA  .  ANA  YURDUNA .<br />
<br />
HOŞ  GELDİNİZ  .  BAŞKANIM .<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
BAŞBAKANIMI ,  GÜLMÜ ,  ÇİÇEĞİMİ   SEVDİK .<br />
<br />
OYLARIN   ÇOĞUNU ,  GAZİ  BAŞKANA  VERDİK .<br />
<br />
MUTLU   GÜNE   ,  İŞTE   BÖYLE   GELDİK .      <br />
<br />
HİZMET   MAZBATASINI ,  HİZMET   İÇİN    VERDİK .<br />
<br />
İKTİDARIN   GÜCÜNÜ ,  ELMADAĞ&#8217;IMA   GETİRMEYE .<br />
<br />
BABA  OCAĞINA .  ANA   YURDUNA .<br />
<br />
HOŞ  GELDİNİZ .  BAŞKANIM .<br />
<br />
 <br />
<br />
SEVDİK  .  ALLAH&#8217;IN   HER  KULUNU .<br />
<br />
BAŞTACI   YAPTIK .  GAZİ   KULUNU .<br />
<br />
YIKILMASIN   DİYE  ,  SIKI   TUTTUK   KOLUNU .<br />
<br />
ALLAH&#8217;IM  AÇIK  ETTİ .  SENİN   YOLUNU .<br />
<br />
BABA   OCAĞINA  ,  ANA YURDUNA ,<br />
<br />
HOŞ  GELDİNİZ .  BAŞKANIM .<br />
<br />
 <br />
<br />
EFKARINDA  , MUTLULUĞUNDA ,<br />
<br />
HEP    YANINA   KOŞTUK .<br />
<br />
MAMAK&#8217; TA DA  ,  ELMADAĞIM  DA DA ,<br />
<br />
BAĞRIMIZA    BASTIK .<br />
<br />
RÜZĞAR  OLUP  ,  ESTİK .  IRMAK  OLUP   COŞTUK .<br />
<br />
GAZİ  BAŞKAN  DİYE .  HEP  PEŞİNDEN    KOŞTUK.<br />
<br />
BABA  OCAĞINA ,  ANA YURDUNA ,<br />
<br />
DOĞUP   , BÜYÜDÜĞÜN   VATANINA ,<br />
<br />
HİZMET  ETMEYE  ,  HOŞ  GELDİNİZ  .  BAŞKANIM .<br />
<br />
 <br />
<br />
BEN DE   .  NUH&#8217;UM .  ALLAH&#8217;IN  KULUYUM .<br />
<br />
VATANIM ,  BAYRAĞIM    İÇİN    KÖLEYİM .<br />
<br />
ELMADĞ&#8217;IMA    HİZMET   EDENLERİN ,<br />
<br />
AK   ALNINDAN   ÖPEYİM .<br />
<br />
BABA   OCAĞINA   .  ANA   YURDUNA .<br />
<br />
HİZMETE    ETMEYE . HOŞ  GELDİN  BAŞKANIM .<br />
<br />
 <br />
<br />
                                                                  NUH  ÇAKMAK .]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[HASANOĞLAN]]></title>
			<link>http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=953</link>
			<pubDate>Thu, 25 Jun 2009 21:43:37 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=953</guid>
			<description><![CDATA[HASANOĞLAN<br />
<br />
 <br />
<br />
Ben  , Yeşildere  de   doğdum ,  büyüdüm .<br />
<br />
Hasanoğlan&#8217;nın    tozlu   yollarında   yürüdüm .<br />
<br />
Önlüğümü  ,  yakalığımı   köyde   bıraktım .<br />
<br />
Takım   elbisemi  ,   kravatımı .<br />
<br />
Hasanoğlan  da   taktım ,  dostlarım .<br />
<br />
Ben   Hasanoğlan da ,  okudum  .<br />
<br />
Dostluğu  ,  kardeşliği  ,  bilgiyi  ,  beceriyi  .<br />
<br />
Vatanımı  ,  Bayrağımı ,  Tarihimi   sevmeyi .<br />
<br />
Burada ,  OSMAN    SAYGI&#8217; dan .<br />
<br />
Coğrafyayı  ,  NERİMAN   ŞENER&#8217; den .<br />
<br />
Doğayı ,  toprağı ,  canlıyı   sevmeyi,  ALİ  ARI&#8217; dan .<br />
<br />
İHSAN  AKSU &#8216;dan ,  ÖKKEŞ  AYKANAT&#8217; tan .<br />
<br />
Müziği  ,AHMET   KAYALIDERE&#8217;den .<br />
<br />
El   becerisini ,  VAHDETTİN  KÖSEREN &#8216;den .<br />
<br />
Resim   çizmeyi ,  HİMMET  ŞAHİN &#8216;den .<br />
<br />
Sporu  ,  sportmenliği , DURSUN   HATİPOĞLU&#8217;un dan .<br />
<br />
ASIM   YILMAZ &#8216;dan  ,  İSMAİL   AKSOY&#8217;  dan  öğrendim .<br />
<br />
Ben   HASANOĞLAN&#8217; da  doğduğumu  sanıyorum .<br />
<br />
Ben    dünyaya   gözlerimi ,  HASANOĞLAN  da   açtım . Dostlarım .<br />
<br />
İlmin  ,  bilimin ,  kültürün  ,  dostluğun , kardeşliğin .<br />
<br />
Sanayinin  merkezidir . HASANOĞLAN&#8217;IM .<br />
<br />
Seni   daha   nelerle   öveyim :HASANOĞLAN&#8217;IM .<br />
<br />
Yetiştirdiği  ,   yetiştireceği   değerlerle .<br />
<br />
Sizi    sizinle   öveyim .  Dostlarım .<br />
<br />
Ben   YEŞİLDERE&#8217;de   doğdum .  ELMADAĞ&#8217;da   yaşarım .<br />
<br />
Her   fırsatta  ,  HASANOĞLAN&#8217;A   koşarım .<br />
<br />
HASANOĞLAN&#8217; NIN   ekmeğini   yiyip .  Suyunu  içipte .<br />
<br />
HASANOĞLANI  , HASANOĞLAN&#8217;LIYI ,<br />
<br />
Sevmeyenlere      şaşarım .<br />
<br />
HASANOĞLAN  , HASANOĞLAN .<br />
<br />
Toprağın  , taşın    altın .  Bir   başkasın  . HASANOĞLAN .<br />
<br />
NUH  ÇAKMAK&#8217;IN   GÖZÜYLE  ,  BAŞ  TACISIN  HASANOĞLAN .   <br />
<br />
                                                                                                          NUH  ÇAKMAK]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[HASANOĞLAN<br />
<br />
 <br />
<br />
Ben  , Yeşildere  de   doğdum ,  büyüdüm .<br />
<br />
Hasanoğlan&#8217;nın    tozlu   yollarında   yürüdüm .<br />
<br />
Önlüğümü  ,  yakalığımı   köyde   bıraktım .<br />
<br />
Takım   elbisemi  ,   kravatımı .<br />
<br />
Hasanoğlan  da   taktım ,  dostlarım .<br />
<br />
Ben   Hasanoğlan da ,  okudum  .<br />
<br />
Dostluğu  ,  kardeşliği  ,  bilgiyi  ,  beceriyi  .<br />
<br />
Vatanımı  ,  Bayrağımı ,  Tarihimi   sevmeyi .<br />
<br />
Burada ,  OSMAN    SAYGI&#8217; dan .<br />
<br />
Coğrafyayı  ,  NERİMAN   ŞENER&#8217; den .<br />
<br />
Doğayı ,  toprağı ,  canlıyı   sevmeyi,  ALİ  ARI&#8217; dan .<br />
<br />
İHSAN  AKSU &#8216;dan ,  ÖKKEŞ  AYKANAT&#8217; tan .<br />
<br />
Müziği  ,AHMET   KAYALIDERE&#8217;den .<br />
<br />
El   becerisini ,  VAHDETTİN  KÖSEREN &#8216;den .<br />
<br />
Resim   çizmeyi ,  HİMMET  ŞAHİN &#8216;den .<br />
<br />
Sporu  ,  sportmenliği , DURSUN   HATİPOĞLU&#8217;un dan .<br />
<br />
ASIM   YILMAZ &#8216;dan  ,  İSMAİL   AKSOY&#8217;  dan  öğrendim .<br />
<br />
Ben   HASANOĞLAN&#8217; da  doğduğumu  sanıyorum .<br />
<br />
Ben    dünyaya   gözlerimi ,  HASANOĞLAN  da   açtım . Dostlarım .<br />
<br />
İlmin  ,  bilimin ,  kültürün  ,  dostluğun , kardeşliğin .<br />
<br />
Sanayinin  merkezidir . HASANOĞLAN&#8217;IM .<br />
<br />
Seni   daha   nelerle   öveyim :HASANOĞLAN&#8217;IM .<br />
<br />
Yetiştirdiği  ,   yetiştireceği   değerlerle .<br />
<br />
Sizi    sizinle   öveyim .  Dostlarım .<br />
<br />
Ben   YEŞİLDERE&#8217;de   doğdum .  ELMADAĞ&#8217;da   yaşarım .<br />
<br />
Her   fırsatta  ,  HASANOĞLAN&#8217;A   koşarım .<br />
<br />
HASANOĞLAN&#8217; NIN   ekmeğini   yiyip .  Suyunu  içipte .<br />
<br />
HASANOĞLANI  , HASANOĞLAN&#8217;LIYI ,<br />
<br />
Sevmeyenlere      şaşarım .<br />
<br />
HASANOĞLAN  , HASANOĞLAN .<br />
<br />
Toprağın  , taşın    altın .  Bir   başkasın  . HASANOĞLAN .<br />
<br />
NUH  ÇAKMAK&#8217;IN   GÖZÜYLE  ,  BAŞ  TACISIN  HASANOĞLAN .   <br />
<br />
                                                                                                          NUH  ÇAKMAK]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sabun]]></title>
			<link>http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=952</link>
			<pubDate>Thu, 30 Apr 2009 02:39:58 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=952</guid>
			<description><![CDATA[Sabun<br />
<br />
<br />
(Keşifler ve Buluşlar)<br />
<br />
<br />
<br />
Yağlı maddeleri suda, ayırma yoluyla yok etme özelliğine sahip olduğundan, lekeler ve kirler sabunla giderilir. Bu işlem, sodyum hidroksit denilen alkali bir maddenin, hayvansal (eskiden keçi içyağı) veya bitkisel bir yağlı madde üzerindeki etkisinden elde edilir.<br />
<br />
 <br />
<br />
İlkçağ&#8217;dan beri kullanılan sabun<br />
<br />
 <br />
<br />
Atalarımız hiç sabun kullanmazlardı: onun yerine kül, kil veya bitki özleri kullanırlardı. İlkçağ&#8217;da artık iyice bilinen sabun, ancak 1850&#8242;den itibaren sanayide büyük ölçüde üretilmeğe başladı ve gerçek anlamıyla kullanılabilir oldu.<br />
<br />
Piyasada kalıp dediğimiz küçük parçalar halinde sunulan tuvalet sabunlarından başka, ev işlerinde kullanılmak üzere beyaz veya yeşil sabun; geniş yüzeyleri temizlemek üzere Arap sabunu; nazik çamaşırların yıkanmasında kullanılan toz deterjanlar ve onlara oranla daha yumuşak toz sabun da vardır. Son yenilik: yoğunluğu suyun yoğunluğundan az olan yüzer sabundur. Dolayısıyla, bu sabunu, banyoya düştüğü zaman yitirmek tehlikesi yoktur.<br />
<br />
<br />
 <br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
Wikipedia bilgisi: Sabun, temizlemede kullanılan maddelerden bir kısmına verilen genel ad. Sabunun temizleyici etkisi, suyu çeken ince bir tabaka ile yağ parçacıklarını sarabilme yeteneğinden doğar.<br />
<br />
 <br />
<br />
Evlerde kullanılan sabunlar, doğada bulunan bitkisel ve hayvani yağlardan elde edilen yağ asitlerinin tuzlarıdır. Serbest halde bulunan karboksilli asitlerden de çeşitli sabunlar yapılabilir. Sentetik temizleme maddelerinin kullanıldığı 1930 senesinden itibaren aynı manada kullanılan sabun ve deterjan kavramları birbirinden ayrılmıştır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Sabunun tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. Pompei&#8217;deki lav örtüsü altında kalan toprakta sabun kalıpları bulunmuştur. Modern sabun imali, 19. yüzyılda Fransız kimyageri, Eugène Chevreul&#8217;ün sabunun bir yağ asidi tuzu olduğunu göstermesinden sonra gelişmiştir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Sabun, temizleme maksadı yanında kozmetik, losyon, krem, sprey, ilaç yapımında kullanılır. Endüstride boya, plastik döküm, metal çekme işlerinde, sentetik kauçuk ve plastiklerin birçok türünün imalatında, su geçirmez tekstil üretiminde, metallerin paslanmasını önleyici yardımcı malzeme olarak birçok alanda kullanılır.<br />
<br />
 <br />
<br />
 <br />
<br />
<br />
Sabunun özellikleri <br />
<br />
 <br />
<br />
Sabun yüzey aktif bir maddedir. Su veya organik maddelerde çözündüğü vakit bu sıvıların yüzey gerilmelerini azaltır ve sıvı içerisindeki maddeleri yüzer vaziyete getirir. Mesela sabunlu suyla eller yıkandığında, kirler sabun molekülleri etkisiyle gevşer ve su içinde yüzmeye başlar, akan su ise bu kirleri elden uzaklaştırır. Magnezyum ve kalsiyum tuzları yönünden zengin olan sert sularla yapılan yıkanmalarda sabunun asit kökü bu iyonlarla çözünmeyen tuzlar meydana getirerek çöker. Sudaki sertliğe sebep olan iyonların hepsinin bu şekilde çöktürülmesinden sonra köpük dolayısıyla temizleme işlemi başlamış olur.<br />
<br />
 <br />
<br />
Sabun kullanılma amacına göre imal edilir. Genel olarak suda çözünebilen ve çözünmeyen olmak üzere iki sabun cinsi vardır. Suda çözünebilenler, yağ asitlerinin sodyum veya potasyum tuzudurlar. Bunlar genel temizlik maksadıyla kullanılırlar. Suda çözünmeyen sabunlara sert sabun denir ki, bunlar alüminyum, kalsiyum, magnezyum, baryum, lityum, çinko, kurşun, kobalt ve bakır gibi katyonları ihtiva eden yağ asidi tuzlarıdır. Suda çözünmediği halde, organik sıvıların içinde çözünebilirler. Sabun, yağlama, organik jelatin vasıtası, organik reaksiyon katalizörü ve vinil plastiklerinin dengeye getirilmesinde kullanılır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Sabunun bileşimi <br />
<br />
 <br />
<br />
Sabun yapımında kullanılan monokarboksilli asitlerden en önemlileri, doğada serbest olarak bulunan 12, 14, 16 veya 18 karbon atomu ihtiva eden yağ asitleridir. Bu yağ asitleri, yağlarda gliserinleştirilmiş olarak bulunur. Sabun yapımında en çok kullanılan yağ cinsleri hayvanlardan elde edilen iç yağlar, pamuk yağı, hidrojenlenmiş bitki yağları, balık yağı vs.&#8217;dir. İç yağlar, hidrojenlenmiş yağlar ve balina yağından yapılan sabunlar katı ve suya dayanıklıdır. Hindistancevizi yağı ihtiva eden yağlardan yapılan sabunlar suda kolay çözünür ve bol köpük yapar. Sodyum stearat oldukça sert sabun olup, küçük köpüklüdür. Köpükleri de oldukça kararlıdır. Traş sabunları bu türdendir. Köpüklerin küçük ve sık olması sakalları bir arada tutarak traşın kolay olmasını sağlar. Suda çözünebilirliğini arttırmak için, sodyum stearata potasyum stearat da ilave edilir. Sert sodyum stearat sabunu, 60-100 derece arasında sıcak suda iyi temizleyicidir. Sodyum stearat kozmetik, krem, losyon ve buna benzer maksatlarla da kullanılır. Suda kolay çözünebilen ve düşük su sıcaklıklarında da temizleme gücü büyük olan ve mayi sabun olarak bilinen yumuşak sabun yağ asitlerinin tuzudur.<br />
<br />
 <br />
<br />
Evde sabun imali <br />
<br />
 <br />
<br />
Kaliteli banyo ve el sabununu evde yapmak mümkündür. Evde biriken yağ, iç yağ, kuyruk yağı veya bunların karışımı sabun yapılarak değerlendirilebilir. Bu maksatla evvela yağ kaynatılarak süzülür ve 40 dereceye kadar soğutulur. Kostik soda, su ile karıştırılıp kaynatılarak 25 dereceye kadar soğutulduktan sonra, bu iki sıvı ağır ağır birbirine karıştırılır. Karışım tahtadan kalıplara dökülerek sabun elde edilir. Bu sabunun bileşimi 0,4 kg kostik soda (NaOH), 1,2 litre su ve 2,7 kg yağdır.<br />
<br />
Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir&#8230;]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Sabun<br />
<br />
<br />
(Keşifler ve Buluşlar)<br />
<br />
<br />
<br />
Yağlı maddeleri suda, ayırma yoluyla yok etme özelliğine sahip olduğundan, lekeler ve kirler sabunla giderilir. Bu işlem, sodyum hidroksit denilen alkali bir maddenin, hayvansal (eskiden keçi içyağı) veya bitkisel bir yağlı madde üzerindeki etkisinden elde edilir.<br />
<br />
 <br />
<br />
İlkçağ&#8217;dan beri kullanılan sabun<br />
<br />
 <br />
<br />
Atalarımız hiç sabun kullanmazlardı: onun yerine kül, kil veya bitki özleri kullanırlardı. İlkçağ&#8217;da artık iyice bilinen sabun, ancak 1850&#8242;den itibaren sanayide büyük ölçüde üretilmeğe başladı ve gerçek anlamıyla kullanılabilir oldu.<br />
<br />
Piyasada kalıp dediğimiz küçük parçalar halinde sunulan tuvalet sabunlarından başka, ev işlerinde kullanılmak üzere beyaz veya yeşil sabun; geniş yüzeyleri temizlemek üzere Arap sabunu; nazik çamaşırların yıkanmasında kullanılan toz deterjanlar ve onlara oranla daha yumuşak toz sabun da vardır. Son yenilik: yoğunluğu suyun yoğunluğundan az olan yüzer sabundur. Dolayısıyla, bu sabunu, banyoya düştüğü zaman yitirmek tehlikesi yoktur.<br />
<br />
<br />
 <br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
Wikipedia bilgisi: Sabun, temizlemede kullanılan maddelerden bir kısmına verilen genel ad. Sabunun temizleyici etkisi, suyu çeken ince bir tabaka ile yağ parçacıklarını sarabilme yeteneğinden doğar.<br />
<br />
 <br />
<br />
Evlerde kullanılan sabunlar, doğada bulunan bitkisel ve hayvani yağlardan elde edilen yağ asitlerinin tuzlarıdır. Serbest halde bulunan karboksilli asitlerden de çeşitli sabunlar yapılabilir. Sentetik temizleme maddelerinin kullanıldığı 1930 senesinden itibaren aynı manada kullanılan sabun ve deterjan kavramları birbirinden ayrılmıştır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Sabunun tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. Pompei&#8217;deki lav örtüsü altında kalan toprakta sabun kalıpları bulunmuştur. Modern sabun imali, 19. yüzyılda Fransız kimyageri, Eugène Chevreul&#8217;ün sabunun bir yağ asidi tuzu olduğunu göstermesinden sonra gelişmiştir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Sabun, temizleme maksadı yanında kozmetik, losyon, krem, sprey, ilaç yapımında kullanılır. Endüstride boya, plastik döküm, metal çekme işlerinde, sentetik kauçuk ve plastiklerin birçok türünün imalatında, su geçirmez tekstil üretiminde, metallerin paslanmasını önleyici yardımcı malzeme olarak birçok alanda kullanılır.<br />
<br />
 <br />
<br />
 <br />
<br />
<br />
Sabunun özellikleri <br />
<br />
 <br />
<br />
Sabun yüzey aktif bir maddedir. Su veya organik maddelerde çözündüğü vakit bu sıvıların yüzey gerilmelerini azaltır ve sıvı içerisindeki maddeleri yüzer vaziyete getirir. Mesela sabunlu suyla eller yıkandığında, kirler sabun molekülleri etkisiyle gevşer ve su içinde yüzmeye başlar, akan su ise bu kirleri elden uzaklaştırır. Magnezyum ve kalsiyum tuzları yönünden zengin olan sert sularla yapılan yıkanmalarda sabunun asit kökü bu iyonlarla çözünmeyen tuzlar meydana getirerek çöker. Sudaki sertliğe sebep olan iyonların hepsinin bu şekilde çöktürülmesinden sonra köpük dolayısıyla temizleme işlemi başlamış olur.<br />
<br />
 <br />
<br />
Sabun kullanılma amacına göre imal edilir. Genel olarak suda çözünebilen ve çözünmeyen olmak üzere iki sabun cinsi vardır. Suda çözünebilenler, yağ asitlerinin sodyum veya potasyum tuzudurlar. Bunlar genel temizlik maksadıyla kullanılırlar. Suda çözünmeyen sabunlara sert sabun denir ki, bunlar alüminyum, kalsiyum, magnezyum, baryum, lityum, çinko, kurşun, kobalt ve bakır gibi katyonları ihtiva eden yağ asidi tuzlarıdır. Suda çözünmediği halde, organik sıvıların içinde çözünebilirler. Sabun, yağlama, organik jelatin vasıtası, organik reaksiyon katalizörü ve vinil plastiklerinin dengeye getirilmesinde kullanılır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Sabunun bileşimi <br />
<br />
 <br />
<br />
Sabun yapımında kullanılan monokarboksilli asitlerden en önemlileri, doğada serbest olarak bulunan 12, 14, 16 veya 18 karbon atomu ihtiva eden yağ asitleridir. Bu yağ asitleri, yağlarda gliserinleştirilmiş olarak bulunur. Sabun yapımında en çok kullanılan yağ cinsleri hayvanlardan elde edilen iç yağlar, pamuk yağı, hidrojenlenmiş bitki yağları, balık yağı vs.&#8217;dir. İç yağlar, hidrojenlenmiş yağlar ve balina yağından yapılan sabunlar katı ve suya dayanıklıdır. Hindistancevizi yağı ihtiva eden yağlardan yapılan sabunlar suda kolay çözünür ve bol köpük yapar. Sodyum stearat oldukça sert sabun olup, küçük köpüklüdür. Köpükleri de oldukça kararlıdır. Traş sabunları bu türdendir. Köpüklerin küçük ve sık olması sakalları bir arada tutarak traşın kolay olmasını sağlar. Suda çözünebilirliğini arttırmak için, sodyum stearata potasyum stearat da ilave edilir. Sert sodyum stearat sabunu, 60-100 derece arasında sıcak suda iyi temizleyicidir. Sodyum stearat kozmetik, krem, losyon ve buna benzer maksatlarla da kullanılır. Suda kolay çözünebilen ve düşük su sıcaklıklarında da temizleme gücü büyük olan ve mayi sabun olarak bilinen yumuşak sabun yağ asitlerinin tuzudur.<br />
<br />
 <br />
<br />
Evde sabun imali <br />
<br />
 <br />
<br />
Kaliteli banyo ve el sabununu evde yapmak mümkündür. Evde biriken yağ, iç yağ, kuyruk yağı veya bunların karışımı sabun yapılarak değerlendirilebilir. Bu maksatla evvela yağ kaynatılarak süzülür ve 40 dereceye kadar soğutulur. Kostik soda, su ile karıştırılıp kaynatılarak 25 dereceye kadar soğutulduktan sonra, bu iki sıvı ağır ağır birbirine karıştırılır. Karışım tahtadan kalıplara dökülerek sabun elde edilir. Bu sabunun bileşimi 0,4 kg kostik soda (NaOH), 1,2 litre su ve 2,7 kg yağdır.<br />
<br />
Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir&#8230;]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Takvim]]></title>
			<link>http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=951</link>
			<pubDate>Thu, 30 Apr 2009 02:39:19 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=951</guid>
			<description><![CDATA[Takvim<br />
<br />
<br />
(Keşifler ve Buluşlar)<br />
<br />
<br />
<br />
Takvim Çeşitleri <br />
(İstediğiniz takvimin adına dokunun.)<br />
<br />
<br />
<br />
» 12 Hayvanlı Türk Takvimi<br />
<br />
» Gregoryen Takvimi<br />
<br />
» Güneş Takvimi<br />
<br />
» Miladi Takvim<br />
<br />
» Rumî Takvim<br />
<br />
» Hicri Takvim <br />
<br />
 <br />
Zaman bölümleme sistemi. Yılın günlerini gösteren cetvel.<br />
<br />
 <br />
<br />
Geçen zamanı ölçmek için, hareketleri düzenli olan ve kolaylıkla gözlemlenebilen iki yıldızdan yararlanılır: bunlardan biri Ay, öteki Güneş&#8217;tir. Ay&#8217;ın 29,5 günde bir tekrarlanan ve l yılda 12 evreden oluşan bir hareketi vardır. Güneş ise, mevsimlere göre değişen bir yüksekliğe ulaşır ve hareketini 365 gün 6 saatte tamamlar. Bu nedenle de ay ve güneş takvimleri yapılmıştır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Ay takviminde, Ay&#8217;ın evrelerini izleyen 29 ve 30 günlük almaşık 12 ay vardır; bu 12 ay, 354 günlük bir ay yılı oluşturur. Ancak bu yıl mevsimlerin ritmine uymaz (11 gün kısa). Güneş takviminde ise yıl, tersine, mevsimlerin ritmini izler, ancak aylar (30 ya da 31 günlük), Ay&#8217;ın evrelerine denk düşmez (l gün fazla). <br />
<br />
<br />
JÜLYEN TAKVİMİ <br />
<br />
 <br />
<br />
M.Ö. 46&#8242;da Julius Sezar, astronomları, Güneş&#8216;in hareketine tam anlamıyla uyabilen bir takvim yapmakla görevlendirdi. Güneş yılı işte o zaman 365 gün 6 saat olarak hesaplandı. «Jülyen» adı verilen bu takvim bu nedenle 365 günden, 4 yılda bir de 366 günden (artık yıl) oluşur.<br />
<br />
 <br />
<br />
Ancak bu takvim tam anlamıyla kusursuz bir takvim değildir. Yer, Güneş çevresindeki dolanımını 365 gün 5 saat 48 dakika ve 46 saniyede tamamlar. Şu halde Jülyen takvimi 11 dakika 14 saniye kadar uzundur. Bu fark ilk bakışta önemsiz gibi görünürse de her yıl tekrarlanınca 100 yılda 18 saatlik, 400 yılda da 3 günlük bir farka yol açar. <br />
<br />
 <br />
<br />
 <br />
<br />
<br />
<br />
<br />
GREGORYEN TAKVİMİ (TAKVİMİ GARBİ) <br />
<br />
 <br />
<br />
XVI. yy. da, aradaki bu fark 10 güne ulaşmıştı (ilkbahar 21 yerine 11 martta başlıyordu). İşte bu nedenle papa Gregorius XIII, bu hatayı düzeltmek için 4 ekim 1582&#8242;den sonraki günün 15 ekim 1582 olmasına karar verdi. Ayrıca bu farkın yeniden oluşmasını önlemek için artık yılların dört yılda bir tekrarlanmasına karar verildi. Artık yıllar 00 ile biten yıllar dışındakilerdi. Böyle yıllar da 400&#8242;e bölünebilirlerse artık olabilirdi. Sözgelimi 1600 artık yıldı, 2000 de artık yıl olacaktır; ancak, 1700, 1800, 1900 yıllar artık sayılmadı. 400 yıldaki 3 günlük hata da böylece giderilmiş oldu. «Gregoryen» diye bilinen bu takvim bugün bütün dünyada kullanılmaktadır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Yılın on iki ayı ve bu ayların gün sayısı şöyledir: ocak (31), şubat (28 veya 29), mart (31), nisan (30), mayıs (31), haziran (30), temmuz (31), ağustos (31), eylül (30), ekim (31), kasım (30), aralık (31). Yıl, her biri kavuşum ayının dörtte birine denk 52 haftaya bölünmüştür.<br />
<br />
DİĞER TAKVİMLER <br />
<br />
Birçok toplum resmî olarak Gregoryen takvimini kullanıyorsa da, dinî tarihler için daha eski ve geleneksel bir takvimden yararlanılır. Sözgelimi Müslümanların bir ay takvimi vardır; şu halde Müslüman takvimi yılı, Hıristiyan takviminin yılından 11 gün eksiktir. Müslüman takviminin birinci yılının ilk günü 16 temmuz 622&#8242;ye tekabül eder. O tarihte Hz. Muhammet Mekke&#8217;den Medine&#8217;ye Hicret etmiştir. Museviler ise, M.S. IV. yy.da, ayları (30 ve 29 günlük) Ay&#8217;ın hareketine göre hesaplanmış bir takvimi kullanmağa başladılar. 12 ay 354 gün tuttuğu için bu takvime zaman zaman bir 13&#8242;üncü ay eklenir.<br />
<br />
 <br />
<br />
TÜRK TAKVİMLERİ <br />
<br />
 <br />
<br />
Türkler İslâm dinini kabul etmeden önce, güneş yılına dayanan ve yılları sayıyla değil de hayvan adlarıyla belirtilen bir takvim kullanırlardı (on iki hayvanlı takvim). İslâmlığın kabulünden sonra hicrî-kamerî denen Müslüman takvimini (alaturka takvim de denir) benimsediler. Sonra Osmanlılarda Mahmut I zamanında hicrî takvimle birlikte rumî takvim de kullanılmağa başladı. Malî veya hicrî-şemsî takvim de denen bu takvim gene Hicret&#8217;ten başlatılıyordu. Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nde bunların hepsi bırakılarak Gregoryen esasına uygun miladî takvim benimsendi (26 aralık 1925).<br />
<br />
Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir&#8230;]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Takvim<br />
<br />
<br />
(Keşifler ve Buluşlar)<br />
<br />
<br />
<br />
Takvim Çeşitleri <br />
(İstediğiniz takvimin adına dokunun.)<br />
<br />
<br />
<br />
» 12 Hayvanlı Türk Takvimi<br />
<br />
» Gregoryen Takvimi<br />
<br />
» Güneş Takvimi<br />
<br />
» Miladi Takvim<br />
<br />
» Rumî Takvim<br />
<br />
» Hicri Takvim <br />
<br />
 <br />
Zaman bölümleme sistemi. Yılın günlerini gösteren cetvel.<br />
<br />
 <br />
<br />
Geçen zamanı ölçmek için, hareketleri düzenli olan ve kolaylıkla gözlemlenebilen iki yıldızdan yararlanılır: bunlardan biri Ay, öteki Güneş&#8217;tir. Ay&#8217;ın 29,5 günde bir tekrarlanan ve l yılda 12 evreden oluşan bir hareketi vardır. Güneş ise, mevsimlere göre değişen bir yüksekliğe ulaşır ve hareketini 365 gün 6 saatte tamamlar. Bu nedenle de ay ve güneş takvimleri yapılmıştır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Ay takviminde, Ay&#8217;ın evrelerini izleyen 29 ve 30 günlük almaşık 12 ay vardır; bu 12 ay, 354 günlük bir ay yılı oluşturur. Ancak bu yıl mevsimlerin ritmine uymaz (11 gün kısa). Güneş takviminde ise yıl, tersine, mevsimlerin ritmini izler, ancak aylar (30 ya da 31 günlük), Ay&#8217;ın evrelerine denk düşmez (l gün fazla). <br />
<br />
<br />
JÜLYEN TAKVİMİ <br />
<br />
 <br />
<br />
M.Ö. 46&#8242;da Julius Sezar, astronomları, Güneş&#8216;in hareketine tam anlamıyla uyabilen bir takvim yapmakla görevlendirdi. Güneş yılı işte o zaman 365 gün 6 saat olarak hesaplandı. «Jülyen» adı verilen bu takvim bu nedenle 365 günden, 4 yılda bir de 366 günden (artık yıl) oluşur.<br />
<br />
 <br />
<br />
Ancak bu takvim tam anlamıyla kusursuz bir takvim değildir. Yer, Güneş çevresindeki dolanımını 365 gün 5 saat 48 dakika ve 46 saniyede tamamlar. Şu halde Jülyen takvimi 11 dakika 14 saniye kadar uzundur. Bu fark ilk bakışta önemsiz gibi görünürse de her yıl tekrarlanınca 100 yılda 18 saatlik, 400 yılda da 3 günlük bir farka yol açar. <br />
<br />
 <br />
<br />
 <br />
<br />
<br />
<br />
<br />
GREGORYEN TAKVİMİ (TAKVİMİ GARBİ) <br />
<br />
 <br />
<br />
XVI. yy. da, aradaki bu fark 10 güne ulaşmıştı (ilkbahar 21 yerine 11 martta başlıyordu). İşte bu nedenle papa Gregorius XIII, bu hatayı düzeltmek için 4 ekim 1582&#8242;den sonraki günün 15 ekim 1582 olmasına karar verdi. Ayrıca bu farkın yeniden oluşmasını önlemek için artık yılların dört yılda bir tekrarlanmasına karar verildi. Artık yıllar 00 ile biten yıllar dışındakilerdi. Böyle yıllar da 400&#8242;e bölünebilirlerse artık olabilirdi. Sözgelimi 1600 artık yıldı, 2000 de artık yıl olacaktır; ancak, 1700, 1800, 1900 yıllar artık sayılmadı. 400 yıldaki 3 günlük hata da böylece giderilmiş oldu. «Gregoryen» diye bilinen bu takvim bugün bütün dünyada kullanılmaktadır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Yılın on iki ayı ve bu ayların gün sayısı şöyledir: ocak (31), şubat (28 veya 29), mart (31), nisan (30), mayıs (31), haziran (30), temmuz (31), ağustos (31), eylül (30), ekim (31), kasım (30), aralık (31). Yıl, her biri kavuşum ayının dörtte birine denk 52 haftaya bölünmüştür.<br />
<br />
DİĞER TAKVİMLER <br />
<br />
Birçok toplum resmî olarak Gregoryen takvimini kullanıyorsa da, dinî tarihler için daha eski ve geleneksel bir takvimden yararlanılır. Sözgelimi Müslümanların bir ay takvimi vardır; şu halde Müslüman takvimi yılı, Hıristiyan takviminin yılından 11 gün eksiktir. Müslüman takviminin birinci yılının ilk günü 16 temmuz 622&#8242;ye tekabül eder. O tarihte Hz. Muhammet Mekke&#8217;den Medine&#8217;ye Hicret etmiştir. Museviler ise, M.S. IV. yy.da, ayları (30 ve 29 günlük) Ay&#8217;ın hareketine göre hesaplanmış bir takvimi kullanmağa başladılar. 12 ay 354 gün tuttuğu için bu takvime zaman zaman bir 13&#8242;üncü ay eklenir.<br />
<br />
 <br />
<br />
TÜRK TAKVİMLERİ <br />
<br />
 <br />
<br />
Türkler İslâm dinini kabul etmeden önce, güneş yılına dayanan ve yılları sayıyla değil de hayvan adlarıyla belirtilen bir takvim kullanırlardı (on iki hayvanlı takvim). İslâmlığın kabulünden sonra hicrî-kamerî denen Müslüman takvimini (alaturka takvim de denir) benimsediler. Sonra Osmanlılarda Mahmut I zamanında hicrî takvimle birlikte rumî takvim de kullanılmağa başladı. Malî veya hicrî-şemsî takvim de denen bu takvim gene Hicret&#8217;ten başlatılıyordu. Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nde bunların hepsi bırakılarak Gregoryen esasına uygun miladî takvim benimsendi (26 aralık 1925).<br />
<br />
Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir&#8230;]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Termometre]]></title>
			<link>http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=950</link>
			<pubDate>Thu, 30 Apr 2009 02:38:26 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=950</guid>
			<description><![CDATA[Termometre<br />
<br />
<br />
(Keşifler ve Buluşlar)<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Sıcaklık ölçmeğe yarayan Alet. Yunanca «thermos», ı«ı ve «metron», ölçü&#8217;den.<br />
Termometreler ince cam borudan yapılır. Borunun alt ucu şişkincedir, buraya alkol ya da civa doldurulur. Üzerinde derece çizgileri bulunan ince uzun kısmın içindeki hava boşaltılır, sonra ağzı kapatılır. Böylece ısı arttığı zaman tüpün içindeki sıvı genleşir ve yavaş yavaş yükselir.<br />
<br />
 <br />
<br />
CELCİUS DERECELERİ<br />
<br />
İsveçli fizikçi Anders Celcius (1701-1744), termometrenin derecelenmesinde «yüzlük» bir sistem önerdi; bugün birçok Avrupa ülkesinde ve Türkiye&#8217;de bu sistem kullanılmaktadır. Celcius, önce civalı termometre üzerinde iki nokta saptadı: buzun ergime noktasını 0, kaynama noktasını 100 olarak işaretledi. Sonra 0 ile 100 arasını 99 eşit parçaya böldü; bunlara Celcius dereceleri dendi. Daha sonra yazıcı termometre (sıcaklık değişimlerini otomatik olarak bir kâğıda kaydeder) ile maksimumlu ve minimumlu termometre (belli bir zaman aralığında en düşük ve en yüksek sıcaklıkları kaydeder) yapıldı. <br />
<br />
 <br />
<br />
CİVALI VE İSPİRTOLU TERMOMETRELER<br />
<br />
Her zaman karşılaşılan sıcaklıkları ölçmek için yeterli olan civalı ve ispirtolu termometrelerin ölçme alanı çok dar ve sınırlıdır. Daha düşük sıcaklıkları ölçmek için tolüen ve pentan gibi değişik sıvılar kullanılır. Yüksek sıcaklıklar gazlı termometrelerle ölçülür. Çok incelik isteyen sıcaklık ölçümlerinde, laboratuvarlarda elektrik dirençli termometreler ve termoelektrik termometreler kullanılır.<br />
<br />
 <br />
<br />
AZOTLU TERMOMETRE<br />
<br />
Azotlu termometre ile l 600 dereceye kadar olan sıcaklıklar ölçülebilir. Bunun üstündeki sıcaklıkları ölçmek için pirometrelerden yararlanılır. Bu âletin, sıcaklığı ölçülecek cisme değmesine gerek yoktur, yalnızca cismin ışımasını ölçmesi yeterlidir.<br />
<br />
 <br />
<br />
TERMOSTAT<br />
<br />
Termostat, kapalı bir ortamda termometrenin verilerine dayanarak sıcaklığı sabit tutan bir âlettir. Üzerinde, istenilen sıcaklığı elde etmek için ayarlanabilen bir düğmesi vardır; bir ısıtma aygıtına elektrikle bağlanan termostat,, aygıtın verdiği sıcaklığı arttırmağa ya da azaltmağa yarar.<br />
<br />
 <br />
<br />
FAHRENHEİT&#8217;İN ESERİ<br />
<br />
XVI. yy.da ısı, içi hava dolu bir balonla ölçülüyordu. Ancak atmosfer basıncındaki değişiklikler nedeniyle bunun verdiği bilgi yanlış oluyordu. XVII. yy.da Floransa&#8217;da ilk ispirtolu termometre yapıldı. 1721&#8242;de Alman fizikçisi Fahrenheit, civalı termometreyi gerçekleştirdi. Bugün Anglo-Saksonların kullandığı termometre derecesi onun adını taşır. Bu termometrede 32°F, buzun ergime noktasını; 212°F ise, suyun kaynama noktasını gösterir.<br />
<br />
 <br />
<br />
 <br />
<br />
<br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
Wikipedia bilgisi: Termometre, (Latince&#8217;den: thermos kütle ve métron ölçü; eski dilde: mizanül-harâre) sıcaklığı ölçmek için kullanılan alet.<br />
<br />
 <br />
<br />
Meteorolojide Celsius, Fahrenheit veya Kelvin gibi değişik ölçekler termometrelerde kullanılmaktadır. Termometreler, değişen sıcaklık karşısında sıvıların hacim değiştirmesi mantığına dayanır. En fazla kullanılan termometreler civalı termometrelerdir. Sıcaklığın çok düşük olduğu yerlerde ise donma sıcaklığı daha düşük olan alkollü termometreler tercih edilir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Yapısı <br />
<br />
 <br />
<br />
En sık rastlananı cıvalı termometredir. Bu çok küçük kesite sahip ve üst ucu kapalı bir tüpten ibarettir. Alt ucundaysa içinde cıva bulunan küresel veya silindirik bir hazne bulunur. Isıtılmasıyla, civa genişler ve tüpte yükselir. Tüpün kesitinin küçük olmasından dolayı az bir hacim büyümesinde cıvanın yükselmesi oldukça fazladır. Termometre iki sabit nokta arasında kalibre edilir. Bunlar suyun donma noktasıyla kaynama noktasıdır. Normal atmosfer basıncında (760 mm cıva basıncı) bu iki nokta arasındaki mesafe Celsius termometresinde 100 eşit parçaya bölünür. Bunların her biri bir Centigrad&#8217;ı (1°C) gösterir. Fahrenheit ölçüsündeyse bu 180 eşit parçaya bölünür. Bunların her biriyse Fahrenheit&#8217;i (1°F) gösterir. Bu ölçümde, suyun donma ve kaynama noktası sırayla 32°F ve 212°F olarak belirlenir. Réaumur ölçümündeyse bu noktalar 0°R ve 80°R olarak isimlendirilir. Ara da 80 parçaya bölünür. Cıva -39°C&#8217;de donduğu için çok düşük sıcaklıkların ölçümü için uygun değildir. Bu tür olanlar donma noktası düşük olan renkli alkolle doldurulmuştur. Ulaşılabilecek en düşük sıcaklık mutlak sıfır olup, -273,16°C&#8217;dir. Mutlak sıfırdan başlayan bir ölçü de Kelvin&#8217;dir, yani -273,16°C = 0°K&#8217;dır.<br />
<br />
Kaynak: Wikipedia<br />
<br />
Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir&#8230;]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Termometre<br />
<br />
<br />
(Keşifler ve Buluşlar)<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Sıcaklık ölçmeğe yarayan Alet. Yunanca «thermos», ı«ı ve «metron», ölçü&#8217;den.<br />
Termometreler ince cam borudan yapılır. Borunun alt ucu şişkincedir, buraya alkol ya da civa doldurulur. Üzerinde derece çizgileri bulunan ince uzun kısmın içindeki hava boşaltılır, sonra ağzı kapatılır. Böylece ısı arttığı zaman tüpün içindeki sıvı genleşir ve yavaş yavaş yükselir.<br />
<br />
 <br />
<br />
CELCİUS DERECELERİ<br />
<br />
İsveçli fizikçi Anders Celcius (1701-1744), termometrenin derecelenmesinde «yüzlük» bir sistem önerdi; bugün birçok Avrupa ülkesinde ve Türkiye&#8217;de bu sistem kullanılmaktadır. Celcius, önce civalı termometre üzerinde iki nokta saptadı: buzun ergime noktasını 0, kaynama noktasını 100 olarak işaretledi. Sonra 0 ile 100 arasını 99 eşit parçaya böldü; bunlara Celcius dereceleri dendi. Daha sonra yazıcı termometre (sıcaklık değişimlerini otomatik olarak bir kâğıda kaydeder) ile maksimumlu ve minimumlu termometre (belli bir zaman aralığında en düşük ve en yüksek sıcaklıkları kaydeder) yapıldı. <br />
<br />
 <br />
<br />
CİVALI VE İSPİRTOLU TERMOMETRELER<br />
<br />
Her zaman karşılaşılan sıcaklıkları ölçmek için yeterli olan civalı ve ispirtolu termometrelerin ölçme alanı çok dar ve sınırlıdır. Daha düşük sıcaklıkları ölçmek için tolüen ve pentan gibi değişik sıvılar kullanılır. Yüksek sıcaklıklar gazlı termometrelerle ölçülür. Çok incelik isteyen sıcaklık ölçümlerinde, laboratuvarlarda elektrik dirençli termometreler ve termoelektrik termometreler kullanılır.<br />
<br />
 <br />
<br />
AZOTLU TERMOMETRE<br />
<br />
Azotlu termometre ile l 600 dereceye kadar olan sıcaklıklar ölçülebilir. Bunun üstündeki sıcaklıkları ölçmek için pirometrelerden yararlanılır. Bu âletin, sıcaklığı ölçülecek cisme değmesine gerek yoktur, yalnızca cismin ışımasını ölçmesi yeterlidir.<br />
<br />
 <br />
<br />
TERMOSTAT<br />
<br />
Termostat, kapalı bir ortamda termometrenin verilerine dayanarak sıcaklığı sabit tutan bir âlettir. Üzerinde, istenilen sıcaklığı elde etmek için ayarlanabilen bir düğmesi vardır; bir ısıtma aygıtına elektrikle bağlanan termostat,, aygıtın verdiği sıcaklığı arttırmağa ya da azaltmağa yarar.<br />
<br />
 <br />
<br />
FAHRENHEİT&#8217;İN ESERİ<br />
<br />
XVI. yy.da ısı, içi hava dolu bir balonla ölçülüyordu. Ancak atmosfer basıncındaki değişiklikler nedeniyle bunun verdiği bilgi yanlış oluyordu. XVII. yy.da Floransa&#8217;da ilk ispirtolu termometre yapıldı. 1721&#8242;de Alman fizikçisi Fahrenheit, civalı termometreyi gerçekleştirdi. Bugün Anglo-Saksonların kullandığı termometre derecesi onun adını taşır. Bu termometrede 32°F, buzun ergime noktasını; 212°F ise, suyun kaynama noktasını gösterir.<br />
<br />
 <br />
<br />
 <br />
<br />
<br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
Wikipedia bilgisi: Termometre, (Latince&#8217;den: thermos kütle ve métron ölçü; eski dilde: mizanül-harâre) sıcaklığı ölçmek için kullanılan alet.<br />
<br />
 <br />
<br />
Meteorolojide Celsius, Fahrenheit veya Kelvin gibi değişik ölçekler termometrelerde kullanılmaktadır. Termometreler, değişen sıcaklık karşısında sıvıların hacim değiştirmesi mantığına dayanır. En fazla kullanılan termometreler civalı termometrelerdir. Sıcaklığın çok düşük olduğu yerlerde ise donma sıcaklığı daha düşük olan alkollü termometreler tercih edilir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Yapısı <br />
<br />
 <br />
<br />
En sık rastlananı cıvalı termometredir. Bu çok küçük kesite sahip ve üst ucu kapalı bir tüpten ibarettir. Alt ucundaysa içinde cıva bulunan küresel veya silindirik bir hazne bulunur. Isıtılmasıyla, civa genişler ve tüpte yükselir. Tüpün kesitinin küçük olmasından dolayı az bir hacim büyümesinde cıvanın yükselmesi oldukça fazladır. Termometre iki sabit nokta arasında kalibre edilir. Bunlar suyun donma noktasıyla kaynama noktasıdır. Normal atmosfer basıncında (760 mm cıva basıncı) bu iki nokta arasındaki mesafe Celsius termometresinde 100 eşit parçaya bölünür. Bunların her biri bir Centigrad&#8217;ı (1°C) gösterir. Fahrenheit ölçüsündeyse bu 180 eşit parçaya bölünür. Bunların her biriyse Fahrenheit&#8217;i (1°F) gösterir. Bu ölçümde, suyun donma ve kaynama noktası sırayla 32°F ve 212°F olarak belirlenir. Réaumur ölçümündeyse bu noktalar 0°R ve 80°R olarak isimlendirilir. Ara da 80 parçaya bölünür. Cıva -39°C&#8217;de donduğu için çok düşük sıcaklıkların ölçümü için uygun değildir. Bu tür olanlar donma noktası düşük olan renkli alkolle doldurulmuştur. Ulaşılabilecek en düşük sıcaklık mutlak sıfır olup, -273,16°C&#8217;dir. Mutlak sıfırdan başlayan bir ölçü de Kelvin&#8217;dir, yani -273,16°C = 0°K&#8217;dır.<br />
<br />
Kaynak: Wikipedia<br />
<br />
Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir&#8230;]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Trafik Işıkları]]></title>
			<link>http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=949</link>
			<pubDate>Thu, 30 Apr 2009 02:37:45 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=949</guid>
			<description><![CDATA[Trafik Işıkları<br />
<br />
<br />
<br />
(Keşifler ve Buluşlar)<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Kırmızı ve yeşil ışıklı trafik lambası ilk kez 1868 yılında, Londra&#8217;da kullanıldı. Henüz motorlu araçların icat edilmediği o tarihte, at arabalarının yoğun olduğu bazı caddelerde, gaz lambası ile trafiğin düzenlenmesine çalışılmıştı. Daha sonraları, 1920&#8242;de ABD&#8217;nin Detroit Kenti&#8217;nde demiryolu sinyalizasyon sisteminden esinlenen bir trafik lambası kullanıldı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Günümüzde kullanılan trafik lambasının patenti ise ABD&#8217;li Garrett Augustus Morgan&#8217;a aittir. Morgan, buluşunun patentini 23 Kasım 1923 tarihinde Cleveland&#8217;de aldı ve buluşunu bir süre sonra General Electric&#8217;e sattı.<br />
<br />
Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir&#8230;]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Trafik Işıkları<br />
<br />
<br />
<br />
(Keşifler ve Buluşlar)<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Kırmızı ve yeşil ışıklı trafik lambası ilk kez 1868 yılında, Londra&#8217;da kullanıldı. Henüz motorlu araçların icat edilmediği o tarihte, at arabalarının yoğun olduğu bazı caddelerde, gaz lambası ile trafiğin düzenlenmesine çalışılmıştı. Daha sonraları, 1920&#8242;de ABD&#8217;nin Detroit Kenti&#8217;nde demiryolu sinyalizasyon sisteminden esinlenen bir trafik lambası kullanıldı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Günümüzde kullanılan trafik lambasının patenti ise ABD&#8217;li Garrett Augustus Morgan&#8217;a aittir. Morgan, buluşunun patentini 23 Kasım 1923 tarihinde Cleveland&#8217;de aldı ve buluşunu bir süre sonra General Electric&#8217;e sattı.<br />
<br />
Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir&#8230;]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Daktilo]]></title>
			<link>http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=948</link>
			<pubDate>Thu, 30 Apr 2009 02:37:09 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=948</guid>
			<description><![CDATA[Daktilo<br />
<br />
<br />
(Keşifler ve Buluşlar)<br />
<br />
<br />
<br />
Daktilo, 19. yüzyılda Amerika&#8217;da bulundu. Daktilonun ilk örneklerine &#8220;tipograf&#8221; adı verilmişti. Tipograf 1829 yılında William Burt tarafından yapılmıştı. Bu makinenin birçok parçası tahtadandı. Harfleri bulabilmek için, yazı yazanın bir çerçeve üzerindeki kolu çevirmesi gerekiyordu. 1868 yıllarına doğru daha gelişmiş modeller yapıldı. İlk daktilo makinesini satın alanlar arasında yazar Mark Twain de vardı.<br />
<br />
 <br />
<br />
<br />
 <br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
Wikipedia bilgisi: Daktilo, bir klavye aracılığıyla harekete getirilen harfleri mürekkepli bir sistem yardımıyla kağıda basarak yazı yazan makine.<br />
<br />
 <br />
<br />
İlk yapılışı 1829&#8242;da Teroitli William Austin Burt tarafından gerçekleştirildi. Tipograf adı verilen bu makine elden daha yavaş yazıyordu. Bundan sonraki denemeler pek başarılı olamadı. Aradan 40 yıl geçtikten sonra Sholes 1868&#8242;de ilk pratik daktiloyu yaptı. Remington&#8217;un 1878&#8242;de yaptığı daktilo ise bir dikiş makinesinın üzerine yerleştirilmişti. Şaryo dikiş makinesinin pedalına benzeyen bir pedalla döndürülüyordu. Makine ise silik ve büyük harf yazabiliyordu. Bu mahsurlarının yanında büyük ve pahalı olması piyasaya sürülmesine engel oldu. Remington, Royal Smith gibi Amerikan firmaları yanında İtalyan Underwood-Olivetti, Alman Olympia, Adler ve Triumph ve İsveç Facit firmaları da daktiloların yapımında görülen çeşitli kusurları yavaş yavaş düzelterek bugün kullanılan daktiloya benzeyen makineler yaptılar.<br />
<br />
 <br />
<br />
Sholes&#8217;in yaptığı makineyı inceleyen Thomas Edison, elektrikle çalışabileceğini söyleyerek üzerinde çalışmaya başladı. Edison, çubuğun elektromıknatısla hareket ettiği elektrikli daktilo makinesi yaparak 1872&#8242;de patentini aldı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Çeşitli deneme ve üzerinde yapılan çalışmalardan sonra 1930 yılında seri halde elektrikli makinelerin satışına başlandı. Piyasada tutunması, seri iş yapması bunun üzerinde firmaların çalışmasını sağladı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Mekanik daktilo<br />
Elektriksiz olup, mekanik olarak çalışırlar. Parmakla kuvvetle tuşa vurulunca, kaldıraç tertibatıyla tuşun bağlı olduğu harf kalkar ve şeride vurur. Şerit de sarılı olan kağıt üzerinde o harfin izini bırakır. Harfler vuruldukça şaryo otomatik olarak ilerler. Yazının düzgün çıkması şeride, vuruşun kuvvetine, tuşlara iyi basılıp basılmamasına bağlıdır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Elektrikli daktilo<br />
İşleme prensibi mekanik ile aynıdır. Tuşa asıldığında harfin şeride, dolayısıyla kağıda vurma işlemi elektriki olarak gerçekleştirilir. Ancak IBM 1961&#8242;de Selectric ismini verdiği modelle harflerin çubukları yerine, harflerin bulunduğu yazı topunu getirdi. Seçilen harfe göre bu yazı topu dönebilerek, kağıt tarafına ilgili harfi getirebilmektedir. Yazı topunun değiştirilmesiyle değişik türde harfleri kullanmak mümkündür. Elektrikli daktiloların (yazıcıların); kaset şeritli ve silicili, çubuklu elektrikli daktilo, küreli elektrikli daktilo, papatya tipi elektrikli daktilo gibi çeşitleri de vardır. <br />
<br />
Kaynak: Wikipedia<br />
<br />
Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir&#8230;]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Daktilo<br />
<br />
<br />
(Keşifler ve Buluşlar)<br />
<br />
<br />
<br />
Daktilo, 19. yüzyılda Amerika&#8217;da bulundu. Daktilonun ilk örneklerine &#8220;tipograf&#8221; adı verilmişti. Tipograf 1829 yılında William Burt tarafından yapılmıştı. Bu makinenin birçok parçası tahtadandı. Harfleri bulabilmek için, yazı yazanın bir çerçeve üzerindeki kolu çevirmesi gerekiyordu. 1868 yıllarına doğru daha gelişmiş modeller yapıldı. İlk daktilo makinesini satın alanlar arasında yazar Mark Twain de vardı.<br />
<br />
 <br />
<br />
<br />
 <br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
Wikipedia bilgisi: Daktilo, bir klavye aracılığıyla harekete getirilen harfleri mürekkepli bir sistem yardımıyla kağıda basarak yazı yazan makine.<br />
<br />
 <br />
<br />
İlk yapılışı 1829&#8242;da Teroitli William Austin Burt tarafından gerçekleştirildi. Tipograf adı verilen bu makine elden daha yavaş yazıyordu. Bundan sonraki denemeler pek başarılı olamadı. Aradan 40 yıl geçtikten sonra Sholes 1868&#8242;de ilk pratik daktiloyu yaptı. Remington&#8217;un 1878&#8242;de yaptığı daktilo ise bir dikiş makinesinın üzerine yerleştirilmişti. Şaryo dikiş makinesinin pedalına benzeyen bir pedalla döndürülüyordu. Makine ise silik ve büyük harf yazabiliyordu. Bu mahsurlarının yanında büyük ve pahalı olması piyasaya sürülmesine engel oldu. Remington, Royal Smith gibi Amerikan firmaları yanında İtalyan Underwood-Olivetti, Alman Olympia, Adler ve Triumph ve İsveç Facit firmaları da daktiloların yapımında görülen çeşitli kusurları yavaş yavaş düzelterek bugün kullanılan daktiloya benzeyen makineler yaptılar.<br />
<br />
 <br />
<br />
Sholes&#8217;in yaptığı makineyı inceleyen Thomas Edison, elektrikle çalışabileceğini söyleyerek üzerinde çalışmaya başladı. Edison, çubuğun elektromıknatısla hareket ettiği elektrikli daktilo makinesi yaparak 1872&#8242;de patentini aldı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Çeşitli deneme ve üzerinde yapılan çalışmalardan sonra 1930 yılında seri halde elektrikli makinelerin satışına başlandı. Piyasada tutunması, seri iş yapması bunun üzerinde firmaların çalışmasını sağladı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Mekanik daktilo<br />
Elektriksiz olup, mekanik olarak çalışırlar. Parmakla kuvvetle tuşa vurulunca, kaldıraç tertibatıyla tuşun bağlı olduğu harf kalkar ve şeride vurur. Şerit de sarılı olan kağıt üzerinde o harfin izini bırakır. Harfler vuruldukça şaryo otomatik olarak ilerler. Yazının düzgün çıkması şeride, vuruşun kuvvetine, tuşlara iyi basılıp basılmamasına bağlıdır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Elektrikli daktilo<br />
İşleme prensibi mekanik ile aynıdır. Tuşa asıldığında harfin şeride, dolayısıyla kağıda vurma işlemi elektriki olarak gerçekleştirilir. Ancak IBM 1961&#8242;de Selectric ismini verdiği modelle harflerin çubukları yerine, harflerin bulunduğu yazı topunu getirdi. Seçilen harfe göre bu yazı topu dönebilerek, kağıt tarafına ilgili harfi getirebilmektedir. Yazı topunun değiştirilmesiyle değişik türde harfleri kullanmak mümkündür. Elektrikli daktiloların (yazıcıların); kaset şeritli ve silicili, çubuklu elektrikli daktilo, küreli elektrikli daktilo, papatya tipi elektrikli daktilo gibi çeşitleri de vardır. <br />
<br />
Kaynak: Wikipedia<br />
<br />
Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir&#8230;]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Pusula]]></title>
			<link>http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=947</link>
			<pubDate>Thu, 30 Apr 2009 02:36:26 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=947</guid>
			<description><![CDATA[Pusula<br />
<br />
<br />
(Keşifler ve Buluşlar)<br />
<br />
<br />
Karalar gözden kaybolduktan sonra, denizde artık deneysel kurallara dayanılarak yol bulmak ve bunu sürdürmek imkânsızdı. Bilimsel tekniğe baş vurmak zorunlu olmuştu. Gidilecek mesafe çok uzak oldu mu, dünyanın küresel yüzeyi düz bir planda gösterilemiyordu. Bu nedenle, gemiciler son çare olarak XVI. yüzyıla kadar kullanılacak &#8220;Yer yuvarlağı&#8221;na baş vurdular; artık geminin bulunduğu yer, enlem ve boylamlara göre belirlenmekteydi.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bunun için de X. yüzyılda Araplardan gelme usturlaplar kullanılmakta; bunlarla yıldızların yükseltisi bulunarak kabaca bir enlem-boylam tayini yapılmaktaydı. Ne var ki, boylam hesaplarında birkaç dereceye varan hatalar yapıldığından, işler karışıyordu. Gemiciler, bu çocukluk çağındaki yöntemlerle kalmış olsalardı, kıyılardan uzaklaşmaya dünyada cesaret edemezlerdi. Ama neyse ki, ellerinde pusula vardı.<br />
<br />
 <br />
<br />
&#8220;Pusula&#8221;: İşte bir Çin icadı daha! Isın sülâlesi zamanında (265-419), Çinliler mıknatıslı bir iğne sayesinde &#8220;Güney&#8221;i belirleyebiliyorlardı. İğnenin bu özelliğinden yararlanmak için 424&#8242;te &#8220;Mıknatıslı arabalar&#8221; yapıldı. Bu arabalar, dikey bir eksen çevresinde dönen bir heykel taşımaktaydı. Heykel, içinde gizli bulunan bir mıknatısın etkisiyle hep güneye dönük dururdu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Çinlilerin kendilerine mal ettikleri bu icadın gerçek mucitleri Normanlardır. Bunlar, 874&#8242;te İzlanda&#8217;yı fethetmişler; 932&#8242;de Grönland&#8217;ı keşfetmişler ve 1000 yılında -yani Kolomb&#8217;dan beş yüzyıl önce- Amerika&#8217;ya ayak basmışlardı. Pusulaya sahip olmasalardı, bu olağanüstü başarılara nasıl ulaşabilirler, açık denizlerde binlerce millik mesafeleri nasıl aşabilirler ve hareket ettikleri noktaya nasıl dönebilirlerdi?<br />
<br />
 <br />
<br />
Her neyse, Fransa&#8217;da pusuladan ilk olarak 1200&#8242;de söz edilmeye başlandı. Bunu, 1207&#8242;de İngiltere ve 1213&#8242;te İzlanda izledi. Pusulanın ilkel bir yapısı vardı o zamanlar. İlk önemli gelişmeyi gerçekleştiren Pierre de Maricourt oldu (1269). İğneyi bir mile geçirdikten sonra, bunu bir yanı saydam ve derecelenmiş bir kutunun içine yerleştirdi. Böylece gemicilerin pergeli halini alan bu gereç, artık onlara etkili bir rehber olabilecek; bilinmeyen denizlere açılmalarını ve büyük keşifler çağını açmalarını sağlayacaktı.<br />
<br />
 <br />
<br />
 <br />
<br />
<br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
Wikipedia Bilgisi: Pusula, yön gösteren, kerteriz alıp mevki bulmaya yardım eden mıknatıslı veya cayro ile çalışan seyir aletidir. İtalyanca Bussola kelimesinden Türkçeye girmiştir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Tarihçesi<br />
<br />
Isın sülâlesi zamanında (265-419), Çinliler mıknatıslı bir iğne sayesinde &#8220;Güney&#8221;i belirleyebiliyorlardı. İğnenin bu özelliğinden yararlanmak için 424&#8242;te &#8220;Mıknatıslı arabalar&#8221; yapıldı. Bu arabalar, dikey bir eksen çevresinde dönen bir heykel taşımaktaydı. Heykel, içinde gizli bulunan bir mıknatısın etkisiyle hep güneye dönük dururdu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Çinlilerin kendilerine mal ettikleri bu icadın gerçek mucitleri Normanlardır. Bunlar, 874&#8242;te İzlanda&#8217;yı fethetmişler; 932&#8242;de Grönland&#8217;ı keşfetmişler ve 1000 yılında -yani Kolomb&#8217;dan beş yüzyıl önce- Amerika&#8217;ya ayak basmışlardı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Fransa&#8217;da pusuladan ilk olarak 1200&#8242;de söz edilmeye başlandı. Bunu, 1207&#8242;de İngiltere ve 1213&#8242;te İzlanda izledi. Pusulanın ilkel bir yapısı vardı o zamanlar. İlk önemli gelişmeyi gerçekleştiren Pierre de Maricourt oldu (1269). İğneyi bir mile geçirdikten sonra, bunu bir yanı saydam ve derecelenmiş bir kutunun içine yerleştirdi.<br />
<br />
 <br />
<br />
Yapısı<br />
<br />
Mıknatıslı pusula, yerin mıknatıssal alanı ile çalışarak yön gösterir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Özellikleri<br />
<br />
1. Dönebilen mıknatıssal iğne, kuzeyi gösteren ucu kolay görülmesi için diğerinden farklı (örneğin kırmızı) renkte olur.<br />
2. Döner kapsül, içi sıvı doludur ve pusula iğnesi bulunur. Kapsülün görevi iğnenin titreşmesini azaltarak daha doğru okuma sağlamaktır.<br />
3. Kapsül çevresindeki bilezik, üzerinde 0-360 arasında dereceler işaretlenir.<br />
4. Yön oku ve ona paralel meridyen çizgileri, iğnenin altında yer alır ve kapsül ile beraber döner.<br />
5. Referans çizgisi, açı buradan okunur.<br />
6. Pusula tabanının dikdörtgen şeklinde ve şeffaf olması, Gidilecek Yön Oku bulunması ve kenarının uzun olması kullanımı kolaylaştırır.<br />
7. Cetvel, metrik ve inç olarak işaretlenmiş. Kısa mesafe ölçümlerini kolaylaştırır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Ek özellikler<br />
<br />
1. Ayna kerteriz almanızı kolaylaştırır, ayrıca acil durumlarda sinyal vermek ve ışın odaklamak için kullanılabilir.<br />
2. Ayarlanabilir bir mıknatıssal sapma oku. Kolayca ve güvenilir bir şekilde mıknatıssal sapmayı düzeltmenize yarar. Pusula fiyatını çok arttırmakla beraber kullanmanız gerektiğinde çok mantıklı bir yatırım olduğunu anlarsınız.<br />
3. Klinometre (eğimölçer) , arazideyken yamacın eğimini ölçmenize yarar.<br />
4. Büyüteç, haritada iş içe geçmiş işaretleri okumayı kolaylaştırır.<br />
5. Romer cetvelleri. 1:25 000 başta olmak üzere çeşitli ölçekler için hazırlanmış bu cetveller haritada koordinat okuma - işaretleme işlemlerin hızlı ve doğru yapmanızı sağlar.<br />
6. Pusula taşıma ipi, sadece taşımak için değil haritadan mesafe ölçmek için kullanılır.<br />
7. Su terazisi ve gece aydınlatması bazı özel amaçlı pusulalarda bulunur.<br />
<br />
 <br />
<br />
Çeşitleri<br />
<br />
Doğada kullanılan modern pusulaların çeşitleri standart plaka (a), aynalı (b), askeri (d) ve kutu(prismatik) &copy; olarak sıralanabilir. Askeri tip ve kutu pusulalar doğa sporcusunun ihtiyaç duymadığı kadar hassas ölçüm yapabilirler, bu sebeple biraz daha kullanımları daha karmaşıktır. Çoğu kişinin ihtiyacı standart ya da aynalı pusulalardır. Oryantiring yapmak için ise en kullanışlı model parmak pusulalardır (e). Haritaya takılan ataç pusulalar (f) temel oryantiring için uygundur; tek başına veya yedek olarak taşınabilir<br />
<br />
 <br />
<br />
Mıknatıs ile çalışan pusulalarda sapmalar olabilir bunlar iki bölüme ayrılır:<br />
<br />
1. Yapay sapma (deviasyon)<br />
2. Doğal sapma (varyasyon)<br />
<br />
 <br />
<br />
Belli başlı markaları<br />
<br />
Mavi Deniz, Silva, Suunto, Recta ve Brunton&#8217;dur.<br />
<br />
Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir&#8230;]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Pusula<br />
<br />
<br />
(Keşifler ve Buluşlar)<br />
<br />
<br />
Karalar gözden kaybolduktan sonra, denizde artık deneysel kurallara dayanılarak yol bulmak ve bunu sürdürmek imkânsızdı. Bilimsel tekniğe baş vurmak zorunlu olmuştu. Gidilecek mesafe çok uzak oldu mu, dünyanın küresel yüzeyi düz bir planda gösterilemiyordu. Bu nedenle, gemiciler son çare olarak XVI. yüzyıla kadar kullanılacak &#8220;Yer yuvarlağı&#8221;na baş vurdular; artık geminin bulunduğu yer, enlem ve boylamlara göre belirlenmekteydi.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bunun için de X. yüzyılda Araplardan gelme usturlaplar kullanılmakta; bunlarla yıldızların yükseltisi bulunarak kabaca bir enlem-boylam tayini yapılmaktaydı. Ne var ki, boylam hesaplarında birkaç dereceye varan hatalar yapıldığından, işler karışıyordu. Gemiciler, bu çocukluk çağındaki yöntemlerle kalmış olsalardı, kıyılardan uzaklaşmaya dünyada cesaret edemezlerdi. Ama neyse ki, ellerinde pusula vardı.<br />
<br />
 <br />
<br />
&#8220;Pusula&#8221;: İşte bir Çin icadı daha! Isın sülâlesi zamanında (265-419), Çinliler mıknatıslı bir iğne sayesinde &#8220;Güney&#8221;i belirleyebiliyorlardı. İğnenin bu özelliğinden yararlanmak için 424&#8242;te &#8220;Mıknatıslı arabalar&#8221; yapıldı. Bu arabalar, dikey bir eksen çevresinde dönen bir heykel taşımaktaydı. Heykel, içinde gizli bulunan bir mıknatısın etkisiyle hep güneye dönük dururdu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Çinlilerin kendilerine mal ettikleri bu icadın gerçek mucitleri Normanlardır. Bunlar, 874&#8242;te İzlanda&#8217;yı fethetmişler; 932&#8242;de Grönland&#8217;ı keşfetmişler ve 1000 yılında -yani Kolomb&#8217;dan beş yüzyıl önce- Amerika&#8217;ya ayak basmışlardı. Pusulaya sahip olmasalardı, bu olağanüstü başarılara nasıl ulaşabilirler, açık denizlerde binlerce millik mesafeleri nasıl aşabilirler ve hareket ettikleri noktaya nasıl dönebilirlerdi?<br />
<br />
 <br />
<br />
Her neyse, Fransa&#8217;da pusuladan ilk olarak 1200&#8242;de söz edilmeye başlandı. Bunu, 1207&#8242;de İngiltere ve 1213&#8242;te İzlanda izledi. Pusulanın ilkel bir yapısı vardı o zamanlar. İlk önemli gelişmeyi gerçekleştiren Pierre de Maricourt oldu (1269). İğneyi bir mile geçirdikten sonra, bunu bir yanı saydam ve derecelenmiş bir kutunun içine yerleştirdi. Böylece gemicilerin pergeli halini alan bu gereç, artık onlara etkili bir rehber olabilecek; bilinmeyen denizlere açılmalarını ve büyük keşifler çağını açmalarını sağlayacaktı.<br />
<br />
 <br />
<br />
 <br />
<br />
<br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
Wikipedia Bilgisi: Pusula, yön gösteren, kerteriz alıp mevki bulmaya yardım eden mıknatıslı veya cayro ile çalışan seyir aletidir. İtalyanca Bussola kelimesinden Türkçeye girmiştir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Tarihçesi<br />
<br />
Isın sülâlesi zamanında (265-419), Çinliler mıknatıslı bir iğne sayesinde &#8220;Güney&#8221;i belirleyebiliyorlardı. İğnenin bu özelliğinden yararlanmak için 424&#8242;te &#8220;Mıknatıslı arabalar&#8221; yapıldı. Bu arabalar, dikey bir eksen çevresinde dönen bir heykel taşımaktaydı. Heykel, içinde gizli bulunan bir mıknatısın etkisiyle hep güneye dönük dururdu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Çinlilerin kendilerine mal ettikleri bu icadın gerçek mucitleri Normanlardır. Bunlar, 874&#8242;te İzlanda&#8217;yı fethetmişler; 932&#8242;de Grönland&#8217;ı keşfetmişler ve 1000 yılında -yani Kolomb&#8217;dan beş yüzyıl önce- Amerika&#8217;ya ayak basmışlardı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Fransa&#8217;da pusuladan ilk olarak 1200&#8242;de söz edilmeye başlandı. Bunu, 1207&#8242;de İngiltere ve 1213&#8242;te İzlanda izledi. Pusulanın ilkel bir yapısı vardı o zamanlar. İlk önemli gelişmeyi gerçekleştiren Pierre de Maricourt oldu (1269). İğneyi bir mile geçirdikten sonra, bunu bir yanı saydam ve derecelenmiş bir kutunun içine yerleştirdi.<br />
<br />
 <br />
<br />
Yapısı<br />
<br />
Mıknatıslı pusula, yerin mıknatıssal alanı ile çalışarak yön gösterir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Özellikleri<br />
<br />
1. Dönebilen mıknatıssal iğne, kuzeyi gösteren ucu kolay görülmesi için diğerinden farklı (örneğin kırmızı) renkte olur.<br />
2. Döner kapsül, içi sıvı doludur ve pusula iğnesi bulunur. Kapsülün görevi iğnenin titreşmesini azaltarak daha doğru okuma sağlamaktır.<br />
3. Kapsül çevresindeki bilezik, üzerinde 0-360 arasında dereceler işaretlenir.<br />
4. Yön oku ve ona paralel meridyen çizgileri, iğnenin altında yer alır ve kapsül ile beraber döner.<br />
5. Referans çizgisi, açı buradan okunur.<br />
6. Pusula tabanının dikdörtgen şeklinde ve şeffaf olması, Gidilecek Yön Oku bulunması ve kenarının uzun olması kullanımı kolaylaştırır.<br />
7. Cetvel, metrik ve inç olarak işaretlenmiş. Kısa mesafe ölçümlerini kolaylaştırır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Ek özellikler<br />
<br />
1. Ayna kerteriz almanızı kolaylaştırır, ayrıca acil durumlarda sinyal vermek ve ışın odaklamak için kullanılabilir.<br />
2. Ayarlanabilir bir mıknatıssal sapma oku. Kolayca ve güvenilir bir şekilde mıknatıssal sapmayı düzeltmenize yarar. Pusula fiyatını çok arttırmakla beraber kullanmanız gerektiğinde çok mantıklı bir yatırım olduğunu anlarsınız.<br />
3. Klinometre (eğimölçer) , arazideyken yamacın eğimini ölçmenize yarar.<br />
4. Büyüteç, haritada iş içe geçmiş işaretleri okumayı kolaylaştırır.<br />
5. Romer cetvelleri. 1:25 000 başta olmak üzere çeşitli ölçekler için hazırlanmış bu cetveller haritada koordinat okuma - işaretleme işlemlerin hızlı ve doğru yapmanızı sağlar.<br />
6. Pusula taşıma ipi, sadece taşımak için değil haritadan mesafe ölçmek için kullanılır.<br />
7. Su terazisi ve gece aydınlatması bazı özel amaçlı pusulalarda bulunur.<br />
<br />
 <br />
<br />
Çeşitleri<br />
<br />
Doğada kullanılan modern pusulaların çeşitleri standart plaka (a), aynalı (b), askeri (d) ve kutu(prismatik) &copy; olarak sıralanabilir. Askeri tip ve kutu pusulalar doğa sporcusunun ihtiyaç duymadığı kadar hassas ölçüm yapabilirler, bu sebeple biraz daha kullanımları daha karmaşıktır. Çoğu kişinin ihtiyacı standart ya da aynalı pusulalardır. Oryantiring yapmak için ise en kullanışlı model parmak pusulalardır (e). Haritaya takılan ataç pusulalar (f) temel oryantiring için uygundur; tek başına veya yedek olarak taşınabilir<br />
<br />
 <br />
<br />
Mıknatıs ile çalışan pusulalarda sapmalar olabilir bunlar iki bölüme ayrılır:<br />
<br />
1. Yapay sapma (deviasyon)<br />
2. Doğal sapma (varyasyon)<br />
<br />
 <br />
<br />
Belli başlı markaları<br />
<br />
Mavi Deniz, Silva, Suunto, Recta ve Brunton&#8217;dur.<br />
<br />
Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir&#8230;]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Tekerlek]]></title>
			<link>http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=946</link>
			<pubDate>Thu, 30 Apr 2009 02:35:59 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=946</guid>
			<description><![CDATA[Tekerlek<br />
<br />
(Keşifler ve Buluşlar)<br />
<br />
<br />
<br />
Tabiatta hiç bir örneğine rastlanmadığı halde, bize son derece doğal gelen ve modern tekniğin ekseni olacak kadar önemli bir icadı, tekerleği de Güneybatı Asya&#8217;ya borçluyuz.<br />
<br />
 <br />
<br />
Elimize, tekerleğin hangi tarihte icat edildiğini gösterecek hiç bir belge geçmemiştir. Ancak bu aracın günümüze en eski çağlardan geldiği de kesindir. Amerikalı arkeolog Speiser, Gawra&#8217;da, M.Ö. 3.000-2.500 yıllarının kalıntılarında tekerleğe rastlanmış; İngiliz meslektaşı Woolley de Ur&#8217;da, M.Ö. 2.950 yıllarından kalma mezardan bir tekerlek çıkarmıştı. Ne gibi bir ihtiyacın bu icada yol açtığı kesinlikle bilinmiyor. General Frugier&#8217;nin ilginç ve inandırıcı varsayımına göre; Yontma Taş Çağı&#8217;ndan başlayarak insan, avladığı hayvanı, kaya parçaları gibi bazı şeyleri taşıma ihtiyacını duymuştur. Bu soruna çare ararken, kesilmiş bir ağacın yuvarlandığını, böylece taşımayı kolaylaştırdığını fark eden insanlar yüklerini iki ağaç kütüğünün üzerine koymayı akıl ettiler. İngiliz tarihçisi Maccurdy&#8217;ye göre; tekerleğin atası, tomar denilen silindir biçiminde durulmuş kağıt ya da deridir. Bu gelişmeyi kazılar da doğrulamaktadır. Yapılan kazılarda Sümer ülkelerinde, M.Ö. 3.000&#8242;den kalma kızaklar ve arabalar çıkartılmıştır. <br />
<br />
 <br />
<br />
Tekerleğin icadını hemen arabanın izlediği kesindir. Bir çift tekerleği dingille birleştirmek ve buna demirsiz bir saban oturtmak işten bile değildir. Gerçekten de, M.Ö. 3.000 yıllarının Sümer kalıntılarında rastlanan arabalar böyledir. Sürücüsü, iki tekerleğin arasına konmuş bir eyere, ata biner gibi otururdu. Bu taslak çabuk gelişerek dört tekerlekli bir araç oldu; fakat henüz ön tekerlekler sabitti.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bu araca ilkin hangi hayvan koşulmuştu? Fransız arkeologu Georges Contenau&#8217;ya göre, yaban eşeği. O dönemde, bu bölgede at bilinmiyordu ve henüz sözünü etmediğimiz Türkler atı ehlileştirmişlerdir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Ortaçağda önemli bir rol oynayacak olan bu ulus. Orta Asya, Doğu Sibirya ve Mançurya&#8217;da yaşamaktaydı. Henüz Yontma Taş Çağı&#8217;nda yaşayan bu göçebe halkın hayatı, Babil ve Mısır uygarlığının tam karşıtıydı. Ama onların buz gibi ve dümdüz steplerde uzanan ülkeleri. Yakın Doğu&#8217;nun güneşli ve serin vahasının da karşıtı değil miydi? Asyalı göçebe halkın hayatı, her çeşit yiyeceğe alışan bu yorulmaz hayvanın, atın sırtında geçiyordu. Onu gem&#8217;e alıştıran Türklerin Güneybatı Asya&#8217;ya akınları sonucunda, bu bölgede atı tanıdı, ilk uygarlıklar, insanlığın bu en soylu buluşunu, paha biçilmez armağanını onlardan aldılar.<br />
<br />
 <br />
<br />
Koşum kayışlarıyla arabaya bağlanan atla birlikte ilk savaş aracı da doğmuş oldu. Antik dünya, arabayı ve atları bu korkunç görünümüyle ilk defa tanıyordu. Sonra M.Ö. 2.000 yılında Mezopotamya&#8217;da görülen araba, giderek Sami ırkından Hiksosların akınıyla Mısır&#8217;a girince, Firavun&#8217;un ordusunda, 1917&#8242;de ilk müttefik tanklarının Alman askerleri üzerinde yarattığı paniğe benzer bir korku yarattı. Mısırlılar hayvan gücü olarak henüz öküz ve eşekten yararlanıyorlardı. Ancak tecrübeden çabuk ders almayı bildiler. istilâcıları ülkeden atar atmaz bu yeni savaş aracını kullanmaya başladılar. Öyle ki. Mısır tarihinin en parlak dönemi olan Yeni İmparatorluk&#8217;tan kalan belgeler, Firavun&#8217;u gelecek kuşaklara savaş arabasının üstünde, bir eliyle dizginleri tutar, ötekiyle de düşmanı yere serer biçimde gösterebilmiştir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bunu izleyen on yüzyıl boyunca, araba, savaş alanlarında fetih aracı olarak hizmet etti. Asurlular, M.Ö. 1.000 yıllarında bir sürücünün kullandığı, iki savaşçıyı çeken çift at koşulmuş arabaları sayesinde dünyaya egemen oldular. Asur&#8217;un ünlü kralları Surgon ve Assurbanipal birçok şehirleri, güçlü savaş makineleri halini alan arabalarıyla kuşattılar. Bu arabaların, tekerlekleri üzerine oturtulmuş ağır koçbaşlarıyla şehir kapılarına saldırdılar; savaşçılar kalkanlarının arkasına saklanarak kale duvarlarının üstüne yürüdüler. Ancak bu ağır &#8220;topçu gücü&#8221;nün yanı sıra yeni bir silahlı birlik daha meydana getirmişlerdi: Atlılar. Bir halı parçasının üzerinde oturan bu eyersiz ve üzengisiz Asur atlıları, İskender in fetihlerine yol açan öncüler oldular.<br />
<br />
 <br />
<br />
 <br />
<br />
<br />
 <br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
Wikipedia Bilgisi: Tekerlek, bir eksen etrafında dönen bir disk veya dairevi bir çatı vasıtasıyla dönme hareketi yapabilen mekanik bir düzen. Tekerlekle elde edilen dönme hareketi makinanın temelidir. Öyle ki makinalaşmış medeniyetin onsuz gelişebilmesi düşünülemezdi. Tekerleğin keşfi çok eski zamanlara uzandığından zaman içinde sayısız kullanma alanı ortaya çıktı. Önce kara taşımacılığında yeni bir devir açtı. Sonraları bir seri değişikliklerle işçiliği azaltmak, verimi arttırmak, taşıma hayvanının ve insanın sınırlı kas gücü kapasitelerine destek olan güç kaynaklarının yerini almak üzere makinalar geliştirildi.<br />
<br />
 <br />
<br />
Tekerlek prensibinden geliştirilen sadece birkaç düzeni zikretmek bile tekerleğin yol açtığı gelişmenin, boyutları hakkında bir fikir verir. Dönen miller, makara ve kasnaklar, dişliler, volanlar ve diğer düzenler, türbinler, içten yanmalı motorlar ve elektrik motorları gibi karmaşık düzenler, sıkça kullanılan tekerlek prensibinden geliştirilmiş mekanizmalardan sadece bir kısmıdır. Bunlardan bazısı vinç ve dairevi testerelerde olduğu gibi gücün doğrudan çalışma noktasına uygulanmasını sağlar. Diğerleri, tabii güç kaynaklarını yel değirmeni ve dinamoda olduğu gibi aktarılabilen şekillere dönüştürür.<br />
<br />
 <br />
<br />
Tekerleğin çalışması sonsuz sayıda kaldıraç gibi düşünülerek açıklanabilir. Mesela at arabası tekerleğinde yere değen çember dayanak noktası olmak üzere her parmak bir kaldıraçtır. Lokomotifteki tekerlekteyse dingil dayanak noktası olmak üzere yarıçapın ortasında bir yere bağlanan kol, gücü tekerlek çemberine aktarır. Dingilin sabit olması halindeyse tekerlek çemberine uygulanan kuvvet, bağlanan kolu hareket ettirir. Çeşitli dişli takımları, gücü ve hızı yarıçap uzunluklarıyla orantılı olarak değiştirir. Tekerlek, yükü ileriye çektiği gibi sürüklenen bir cismin aksine sürtünmeyi de azaltır. Böylece at veya insan, sırtında taşıyabileceğinden çok fazlasını çekebilir.<br />
<br />
 <br />
<br />
İlk Tekerleğin Tarihçesi Tekerlek hakkında ilk bilgi, milattan 3500 yıl önce Sümerlerin kullandığı iki tekerlekli araba olarak belirlenmiştir. Diğer bütün keşifler gibi tekerleğin keşfinde de daha önceden bilinen düzenlerin rolü olmuştur. 2000 yıl süreyle büyük ağırlıkların taşınması için yuvarlak cisimler kullanılmış, yükler hayvanlar tarafından sürüklenen ağaç gövdeleri ve kızaklar üzerinde nakledilmiştir. Bu tip kızaklar altındaki gövdelerin kılavuzlarla gönderilmesi taşımayı büyük ölçüde geliştirmiş daha sonra kılavuzların karşılaştığı güçlükleri kaldırmak için gövdenin ortası inceltilmiştir. Böylece gövdenin iki tarafında ilk tekerlekler elde edilmiştir. Nihayet sabit dingillere takılıp serbestçe dönebilen tekerlek tipine ulaşılmıştır. Arkeolojik bilgilere göre tekerleğin menşeinin Yakın Doğu olduğu anlaşılmaktadır. Tekerlekli araçlar Sümerlerde M.Ö. 3500, Asurlularda M.Ö. 3000, İndüs Vadisinde M.Ö. 2500, Orta ve Kuzey Avrupa&#8217;da M.Ö. 1000 ve İngiltere&#8217;de M.Ö. 500 yıllarında bilinmekteydi. Bu sıra, tekerleğin tek bir menşe&#8217;den yavaş yavaş Eski Dünya&#8217;ya yayıldığını göstermektedir.<br />
<br />
 <br />
<br />
İlk tekerlekli araçların birçok mahzurlu yanları olduğundan sınırlı kullanma alanları vardı. Dört tekerlekli araba da hemen iki tekerlekli kadar eskidir. Bunlara hareketli bir ön dingil takılana kadar bütün gövde kaldırılmak suretiyle yönlendiriliyorlardı. Ayrıca kullanılan öküz veya eşeklerle hız çok azdı. Ancak M.Ö. 2000 yıllarından sonra daha süratli olan atın, Asya steplerinden Mezopotamya&#8217;ya gelmesinden sonra iki tekerlekli araba bir savaş aracı olarak kullanılmaya başlandı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Tekerleğin bir makinaya ilk uygulaması değirmen taşının akan bir suya karşı konulmuş su dolabıyla döndürülmesidir. Bu düzen Yakın Doğudan M.Ö. 1. yüzyılda yayılmış çok geçmeden basit dişliler ilave edilerek ilk un değirmenleri yapılmıştır. Bundan sonra tekerleğin kullanıldığı yerler gittikçe genişlemiş, su dolabıyla işleyen mekanik çekiçler, maden öğütme değirmenleri ve dirsekli millerle körükler ve yel değirmenleri geliştirilmiştir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Dişli çarkların bulunmasından sonra saat mekanizması gibi daha karmaşık sistemler yapıldı. Zamanla bu hususta büyük gelişmeler oldu.<br />
<br />
Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir&#8230;]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Tekerlek<br />
<br />
(Keşifler ve Buluşlar)<br />
<br />
<br />
<br />
Tabiatta hiç bir örneğine rastlanmadığı halde, bize son derece doğal gelen ve modern tekniğin ekseni olacak kadar önemli bir icadı, tekerleği de Güneybatı Asya&#8217;ya borçluyuz.<br />
<br />
 <br />
<br />
Elimize, tekerleğin hangi tarihte icat edildiğini gösterecek hiç bir belge geçmemiştir. Ancak bu aracın günümüze en eski çağlardan geldiği de kesindir. Amerikalı arkeolog Speiser, Gawra&#8217;da, M.Ö. 3.000-2.500 yıllarının kalıntılarında tekerleğe rastlanmış; İngiliz meslektaşı Woolley de Ur&#8217;da, M.Ö. 2.950 yıllarından kalma mezardan bir tekerlek çıkarmıştı. Ne gibi bir ihtiyacın bu icada yol açtığı kesinlikle bilinmiyor. General Frugier&#8217;nin ilginç ve inandırıcı varsayımına göre; Yontma Taş Çağı&#8217;ndan başlayarak insan, avladığı hayvanı, kaya parçaları gibi bazı şeyleri taşıma ihtiyacını duymuştur. Bu soruna çare ararken, kesilmiş bir ağacın yuvarlandığını, böylece taşımayı kolaylaştırdığını fark eden insanlar yüklerini iki ağaç kütüğünün üzerine koymayı akıl ettiler. İngiliz tarihçisi Maccurdy&#8217;ye göre; tekerleğin atası, tomar denilen silindir biçiminde durulmuş kağıt ya da deridir. Bu gelişmeyi kazılar da doğrulamaktadır. Yapılan kazılarda Sümer ülkelerinde, M.Ö. 3.000&#8242;den kalma kızaklar ve arabalar çıkartılmıştır. <br />
<br />
 <br />
<br />
Tekerleğin icadını hemen arabanın izlediği kesindir. Bir çift tekerleği dingille birleştirmek ve buna demirsiz bir saban oturtmak işten bile değildir. Gerçekten de, M.Ö. 3.000 yıllarının Sümer kalıntılarında rastlanan arabalar böyledir. Sürücüsü, iki tekerleğin arasına konmuş bir eyere, ata biner gibi otururdu. Bu taslak çabuk gelişerek dört tekerlekli bir araç oldu; fakat henüz ön tekerlekler sabitti.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bu araca ilkin hangi hayvan koşulmuştu? Fransız arkeologu Georges Contenau&#8217;ya göre, yaban eşeği. O dönemde, bu bölgede at bilinmiyordu ve henüz sözünü etmediğimiz Türkler atı ehlileştirmişlerdir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Ortaçağda önemli bir rol oynayacak olan bu ulus. Orta Asya, Doğu Sibirya ve Mançurya&#8217;da yaşamaktaydı. Henüz Yontma Taş Çağı&#8217;nda yaşayan bu göçebe halkın hayatı, Babil ve Mısır uygarlığının tam karşıtıydı. Ama onların buz gibi ve dümdüz steplerde uzanan ülkeleri. Yakın Doğu&#8217;nun güneşli ve serin vahasının da karşıtı değil miydi? Asyalı göçebe halkın hayatı, her çeşit yiyeceğe alışan bu yorulmaz hayvanın, atın sırtında geçiyordu. Onu gem&#8217;e alıştıran Türklerin Güneybatı Asya&#8217;ya akınları sonucunda, bu bölgede atı tanıdı, ilk uygarlıklar, insanlığın bu en soylu buluşunu, paha biçilmez armağanını onlardan aldılar.<br />
<br />
 <br />
<br />
Koşum kayışlarıyla arabaya bağlanan atla birlikte ilk savaş aracı da doğmuş oldu. Antik dünya, arabayı ve atları bu korkunç görünümüyle ilk defa tanıyordu. Sonra M.Ö. 2.000 yılında Mezopotamya&#8217;da görülen araba, giderek Sami ırkından Hiksosların akınıyla Mısır&#8217;a girince, Firavun&#8217;un ordusunda, 1917&#8242;de ilk müttefik tanklarının Alman askerleri üzerinde yarattığı paniğe benzer bir korku yarattı. Mısırlılar hayvan gücü olarak henüz öküz ve eşekten yararlanıyorlardı. Ancak tecrübeden çabuk ders almayı bildiler. istilâcıları ülkeden atar atmaz bu yeni savaş aracını kullanmaya başladılar. Öyle ki. Mısır tarihinin en parlak dönemi olan Yeni İmparatorluk&#8217;tan kalan belgeler, Firavun&#8217;u gelecek kuşaklara savaş arabasının üstünde, bir eliyle dizginleri tutar, ötekiyle de düşmanı yere serer biçimde gösterebilmiştir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bunu izleyen on yüzyıl boyunca, araba, savaş alanlarında fetih aracı olarak hizmet etti. Asurlular, M.Ö. 1.000 yıllarında bir sürücünün kullandığı, iki savaşçıyı çeken çift at koşulmuş arabaları sayesinde dünyaya egemen oldular. Asur&#8217;un ünlü kralları Surgon ve Assurbanipal birçok şehirleri, güçlü savaş makineleri halini alan arabalarıyla kuşattılar. Bu arabaların, tekerlekleri üzerine oturtulmuş ağır koçbaşlarıyla şehir kapılarına saldırdılar; savaşçılar kalkanlarının arkasına saklanarak kale duvarlarının üstüne yürüdüler. Ancak bu ağır &#8220;topçu gücü&#8221;nün yanı sıra yeni bir silahlı birlik daha meydana getirmişlerdi: Atlılar. Bir halı parçasının üzerinde oturan bu eyersiz ve üzengisiz Asur atlıları, İskender in fetihlerine yol açan öncüler oldular.<br />
<br />
 <br />
<br />
 <br />
<br />
<br />
 <br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
Wikipedia Bilgisi: Tekerlek, bir eksen etrafında dönen bir disk veya dairevi bir çatı vasıtasıyla dönme hareketi yapabilen mekanik bir düzen. Tekerlekle elde edilen dönme hareketi makinanın temelidir. Öyle ki makinalaşmış medeniyetin onsuz gelişebilmesi düşünülemezdi. Tekerleğin keşfi çok eski zamanlara uzandığından zaman içinde sayısız kullanma alanı ortaya çıktı. Önce kara taşımacılığında yeni bir devir açtı. Sonraları bir seri değişikliklerle işçiliği azaltmak, verimi arttırmak, taşıma hayvanının ve insanın sınırlı kas gücü kapasitelerine destek olan güç kaynaklarının yerini almak üzere makinalar geliştirildi.<br />
<br />
 <br />
<br />
Tekerlek prensibinden geliştirilen sadece birkaç düzeni zikretmek bile tekerleğin yol açtığı gelişmenin, boyutları hakkında bir fikir verir. Dönen miller, makara ve kasnaklar, dişliler, volanlar ve diğer düzenler, türbinler, içten yanmalı motorlar ve elektrik motorları gibi karmaşık düzenler, sıkça kullanılan tekerlek prensibinden geliştirilmiş mekanizmalardan sadece bir kısmıdır. Bunlardan bazısı vinç ve dairevi testerelerde olduğu gibi gücün doğrudan çalışma noktasına uygulanmasını sağlar. Diğerleri, tabii güç kaynaklarını yel değirmeni ve dinamoda olduğu gibi aktarılabilen şekillere dönüştürür.<br />
<br />
 <br />
<br />
Tekerleğin çalışması sonsuz sayıda kaldıraç gibi düşünülerek açıklanabilir. Mesela at arabası tekerleğinde yere değen çember dayanak noktası olmak üzere her parmak bir kaldıraçtır. Lokomotifteki tekerlekteyse dingil dayanak noktası olmak üzere yarıçapın ortasında bir yere bağlanan kol, gücü tekerlek çemberine aktarır. Dingilin sabit olması halindeyse tekerlek çemberine uygulanan kuvvet, bağlanan kolu hareket ettirir. Çeşitli dişli takımları, gücü ve hızı yarıçap uzunluklarıyla orantılı olarak değiştirir. Tekerlek, yükü ileriye çektiği gibi sürüklenen bir cismin aksine sürtünmeyi de azaltır. Böylece at veya insan, sırtında taşıyabileceğinden çok fazlasını çekebilir.<br />
<br />
 <br />
<br />
İlk Tekerleğin Tarihçesi Tekerlek hakkında ilk bilgi, milattan 3500 yıl önce Sümerlerin kullandığı iki tekerlekli araba olarak belirlenmiştir. Diğer bütün keşifler gibi tekerleğin keşfinde de daha önceden bilinen düzenlerin rolü olmuştur. 2000 yıl süreyle büyük ağırlıkların taşınması için yuvarlak cisimler kullanılmış, yükler hayvanlar tarafından sürüklenen ağaç gövdeleri ve kızaklar üzerinde nakledilmiştir. Bu tip kızaklar altındaki gövdelerin kılavuzlarla gönderilmesi taşımayı büyük ölçüde geliştirmiş daha sonra kılavuzların karşılaştığı güçlükleri kaldırmak için gövdenin ortası inceltilmiştir. Böylece gövdenin iki tarafında ilk tekerlekler elde edilmiştir. Nihayet sabit dingillere takılıp serbestçe dönebilen tekerlek tipine ulaşılmıştır. Arkeolojik bilgilere göre tekerleğin menşeinin Yakın Doğu olduğu anlaşılmaktadır. Tekerlekli araçlar Sümerlerde M.Ö. 3500, Asurlularda M.Ö. 3000, İndüs Vadisinde M.Ö. 2500, Orta ve Kuzey Avrupa&#8217;da M.Ö. 1000 ve İngiltere&#8217;de M.Ö. 500 yıllarında bilinmekteydi. Bu sıra, tekerleğin tek bir menşe&#8217;den yavaş yavaş Eski Dünya&#8217;ya yayıldığını göstermektedir.<br />
<br />
 <br />
<br />
İlk tekerlekli araçların birçok mahzurlu yanları olduğundan sınırlı kullanma alanları vardı. Dört tekerlekli araba da hemen iki tekerlekli kadar eskidir. Bunlara hareketli bir ön dingil takılana kadar bütün gövde kaldırılmak suretiyle yönlendiriliyorlardı. Ayrıca kullanılan öküz veya eşeklerle hız çok azdı. Ancak M.Ö. 2000 yıllarından sonra daha süratli olan atın, Asya steplerinden Mezopotamya&#8217;ya gelmesinden sonra iki tekerlekli araba bir savaş aracı olarak kullanılmaya başlandı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Tekerleğin bir makinaya ilk uygulaması değirmen taşının akan bir suya karşı konulmuş su dolabıyla döndürülmesidir. Bu düzen Yakın Doğudan M.Ö. 1. yüzyılda yayılmış çok geçmeden basit dişliler ilave edilerek ilk un değirmenleri yapılmıştır. Bundan sonra tekerleğin kullanıldığı yerler gittikçe genişlemiş, su dolabıyla işleyen mekanik çekiçler, maden öğütme değirmenleri ve dirsekli millerle körükler ve yel değirmenleri geliştirilmiştir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Dişli çarkların bulunmasından sonra saat mekanizması gibi daha karmaşık sistemler yapıldı. Zamanla bu hususta büyük gelişmeler oldu.<br />
<br />
Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir&#8230;]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kibrit]]></title>
			<link>http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=945</link>
			<pubDate>Thu, 30 Apr 2009 02:34:46 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=945</guid>
			<description><![CDATA[Kibrit<br />
<br />
(Keşifler ve Buluşlar)<br />
<br />
<br />
<br />
Kibrit 1809&#8242;da icat edildi; bu küçücük âlet, sadece uçlarından biri, içinde potasyum klorat bulunan bir karışıma batırılmış küçük bir kükürtlü tahta parçasından ibaretti. Tutuşturmak için yoğun sülfürik aside daldırmak gerekiyordu: bu da tehlikeli ve oyalayıcı bir işti.<br />
<br />
 <br />
<br />
Kullanılışı basit ilk kibrit 1831 yılında, Dole&#8217;de, on dokuz yaşındaki genç bir Fransız öğrencisi olan Charles Sauria tarafından geliştirildi: Sauria bu karışıma, en basit sürtünmeyle alev alıveren beyaz fosfor katmayı akıl etti. Daha sonra, İsveç&#8217;te, çakma yerine sürülen bir başka karışıma kırmızı fosfor (beyaz fosforun tersine, zehirli değildir) katıldı ve kibritin ucunda sadece potasyum klorat kaldı, böylece «İsveç» kibriti veya «güvenlik» kibriti doğdu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Türkiye 1929&#8242;a kadar kibriti Avrupa&#8217;dan ithal ederdi; ilk fabrika İstanbul&#8217;da Büyükdere&#8217;de kuruldu (1932). Yirmi yıl devlet tekelinde tutulan kibrit yapımı işi 1952&#8242;de serbest bırakıldı ve bu tarihten sonra özel fabrikalar da kuruldu.<br />
<br />
 <br />
<br />
 <br />
<br />
<br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
Wikipedia Bilgisi: Kibrit, ağaç dallarından yontularak kürdana benzetilen ve başına sıvı yapışkan bir madde sürüldükten sonra, üzerine fosfor içeren bir başlık konularak oluşturulan yanıcı madde.<br />
<br />
 <br />
<br />
Genellikle bir kibrit kutusu 40 çöp ve bir kibritin tutuşturulması için gereken sağ ve sol yüzeylerinde tırtıklı bir bölge barındırır. Bir kibriti tutuşturmak için kibrit, kibrit kutusunda yer alan bu tırtıklı bölgeye sürtülür. Sürtünme yoluyla oluşan ısınma kibritin alev almasını sağlar.<br />
<br />
 <br />
<br />
İçeriği<br />
<br />
 <br />
<br />
Kibrit ucu , kükürt (S) ve Oksitleyici olarak Potasyum Klorattan(KClO3) oluşmaktadır.Potasyum klorat kükürtün yanmasını sağlayan oksijeni veren maddedir.Ayrıca sürtünmeyi arttırcı çok ince cam tozu ve bu karışımı birarada tutacak bağlayıcı olarak tutkal veya nişasta kullanılır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Kibrit çöpü; ağacın kibrit çöpü boyutlarına getirilip yanmayı kolaylaştırmak için parafin emdirilmesi ile hazırlanır. Hazırlanan bu çöplere kükürt ve potasyum klorat karışımı tutkal yardımıyla tutturulur.<br />
<br />
 <br />
<br />
Kibrit ucunun sürtüldüğü kibrit kutusunun yan yüzeyleri kırmızı fosfor (P ) , cam tozu ve bağlayıcıdan oluşmaktadır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Tarihçesi<br />
<br />
 <br />
<br />
Kibrit 1809&#8242;da icat edildi; bu küçücük âlet, sadece uçlarından biri, içinde potasyum klorat bulunan bir karışıma batırılmış küçük bir kükürtlü tahta parçasından ibaretti. Tutuşturmak için yoğun sülfürik aside daldırmak gerekiyordu: bu da tehlikeli ve oyalayıcı bir işti.<br />
<br />
 <br />
<br />
Kullanılışı basit ilk kibrit 1831 yılında, Dole&#8217;de, on dokuz yaşındaki genç bir Fransız öğrencisi olan Charles Sauria tarafından geliştirildi: Sauria bu karışıma, en basit sürtünmeyle alev alıveren beyaz fosfor katmayı akıl etti. Daha sonra, İsveç&#8217;te, çakma yerine sürülen bir başka karışıma kırmızı fosfor (beyaz fosforun tersine, zehirli değildir) katıldı ve kibritin ucunda sadece potasyum klorat kaldı, böylece «İsveç» kibriti veya «güvenlik» kibriti doğdu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Türkiye 1929&#8242;a kadar kibriti Avrupa&#8217;dan ithal ederdi; ilk fabrika İstanbul&#8217;da Büyükdere&#8217;de kuruldu (1932). Yirmi yıl devlet tekelinde tutulan kibrit yapımı işi 1952&#8242;de serbest bırakıldı ve bu tarihten sonra özel fabrikalar da kuruldu.<br />
<br />
Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir&#8230;]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Kibrit<br />
<br />
(Keşifler ve Buluşlar)<br />
<br />
<br />
<br />
Kibrit 1809&#8242;da icat edildi; bu küçücük âlet, sadece uçlarından biri, içinde potasyum klorat bulunan bir karışıma batırılmış küçük bir kükürtlü tahta parçasından ibaretti. Tutuşturmak için yoğun sülfürik aside daldırmak gerekiyordu: bu da tehlikeli ve oyalayıcı bir işti.<br />
<br />
 <br />
<br />
Kullanılışı basit ilk kibrit 1831 yılında, Dole&#8217;de, on dokuz yaşındaki genç bir Fransız öğrencisi olan Charles Sauria tarafından geliştirildi: Sauria bu karışıma, en basit sürtünmeyle alev alıveren beyaz fosfor katmayı akıl etti. Daha sonra, İsveç&#8217;te, çakma yerine sürülen bir başka karışıma kırmızı fosfor (beyaz fosforun tersine, zehirli değildir) katıldı ve kibritin ucunda sadece potasyum klorat kaldı, böylece «İsveç» kibriti veya «güvenlik» kibriti doğdu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Türkiye 1929&#8242;a kadar kibriti Avrupa&#8217;dan ithal ederdi; ilk fabrika İstanbul&#8217;da Büyükdere&#8217;de kuruldu (1932). Yirmi yıl devlet tekelinde tutulan kibrit yapımı işi 1952&#8242;de serbest bırakıldı ve bu tarihten sonra özel fabrikalar da kuruldu.<br />
<br />
 <br />
<br />
 <br />
<br />
<br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
Wikipedia Bilgisi: Kibrit, ağaç dallarından yontularak kürdana benzetilen ve başına sıvı yapışkan bir madde sürüldükten sonra, üzerine fosfor içeren bir başlık konularak oluşturulan yanıcı madde.<br />
<br />
 <br />
<br />
Genellikle bir kibrit kutusu 40 çöp ve bir kibritin tutuşturulması için gereken sağ ve sol yüzeylerinde tırtıklı bir bölge barındırır. Bir kibriti tutuşturmak için kibrit, kibrit kutusunda yer alan bu tırtıklı bölgeye sürtülür. Sürtünme yoluyla oluşan ısınma kibritin alev almasını sağlar.<br />
<br />
 <br />
<br />
İçeriği<br />
<br />
 <br />
<br />
Kibrit ucu , kükürt (S) ve Oksitleyici olarak Potasyum Klorattan(KClO3) oluşmaktadır.Potasyum klorat kükürtün yanmasını sağlayan oksijeni veren maddedir.Ayrıca sürtünmeyi arttırcı çok ince cam tozu ve bu karışımı birarada tutacak bağlayıcı olarak tutkal veya nişasta kullanılır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Kibrit çöpü; ağacın kibrit çöpü boyutlarına getirilip yanmayı kolaylaştırmak için parafin emdirilmesi ile hazırlanır. Hazırlanan bu çöplere kükürt ve potasyum klorat karışımı tutkal yardımıyla tutturulur.<br />
<br />
 <br />
<br />
Kibrit ucunun sürtüldüğü kibrit kutusunun yan yüzeyleri kırmızı fosfor (P ) , cam tozu ve bağlayıcıdan oluşmaktadır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Tarihçesi<br />
<br />
 <br />
<br />
Kibrit 1809&#8242;da icat edildi; bu küçücük âlet, sadece uçlarından biri, içinde potasyum klorat bulunan bir karışıma batırılmış küçük bir kükürtlü tahta parçasından ibaretti. Tutuşturmak için yoğun sülfürik aside daldırmak gerekiyordu: bu da tehlikeli ve oyalayıcı bir işti.<br />
<br />
 <br />
<br />
Kullanılışı basit ilk kibrit 1831 yılında, Dole&#8217;de, on dokuz yaşındaki genç bir Fransız öğrencisi olan Charles Sauria tarafından geliştirildi: Sauria bu karışıma, en basit sürtünmeyle alev alıveren beyaz fosfor katmayı akıl etti. Daha sonra, İsveç&#8217;te, çakma yerine sürülen bir başka karışıma kırmızı fosfor (beyaz fosforun tersine, zehirli değildir) katıldı ve kibritin ucunda sadece potasyum klorat kaldı, böylece «İsveç» kibriti veya «güvenlik» kibriti doğdu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Türkiye 1929&#8242;a kadar kibriti Avrupa&#8217;dan ithal ederdi; ilk fabrika İstanbul&#8217;da Büyükdere&#8217;de kuruldu (1932). Yirmi yıl devlet tekelinde tutulan kibrit yapımı işi 1952&#8242;de serbest bırakıldı ve bu tarihten sonra özel fabrikalar da kuruldu.<br />
<br />
Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir&#8230;]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Mikrodalga Fırın]]></title>
			<link>http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=944</link>
			<pubDate>Thu, 30 Apr 2009 02:34:04 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=944</guid>
			<description><![CDATA[Mikrodalga Fırın<br />
<br />
(Keşifler ve Buluşlar)<br />
<br />
<br />
Diyelim ki, normal bir fırında bir keki pişiriyorsunuz. Kekler normal olarak 170-180 derecede pişirilirler. Ama siz fırını yanlışlıkla 250 dereceye ayarlarsanız, olacak olan, kekin daha içi ısınmamışken, dışının yanmasıdır. Normal bir fırında, ısı önce yemeğin piştiği kap sonra da yemeğin dışı ile temas eder ve oradan içine doğru yayılır. Fırının içinde ısınan kuru hava da, kekin içi hala nemli iken dışını kurutur ve kahverengi bir kabuğun oluşmasına yol açar.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bir mikrodalga fırında kullanılan, yani yiyeceğin üzerine gönderilen mikrodalgalar 2.500 megahertz frekansındaki radyo dalgaları boyutunda olup, frekansları FM radyo bandı frekansının yaklaşık 20 mislidir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bu frekanstaki radyo dalgalarının ilginç bir özelliği vardır. Su, yağ ve şeker tarafından çok rahat emilmelerine rağmen plastik, cam, seramik gibi malzemeler, nitrojen ve oksijen gibi gazlarca emilmezler ve tekrar gerisin geriye yansıtılırlar. <br />
<br />
 <br />
<br />
Sık sık mikrodalga fırınların, yiyeceği içinden dışına doğru ısıttığını duyarsınız. Bu doğru değildir. Dalgalar doğrudan yiyeceğin yağ ve su moleküllerini etkilerler. Yani yiyeceğin dışından başlayıp içine doğru ilerleyen veya tam tersi yönde bir ısınma söz konusu değildin Su ve yağ molekülleri yiyeceğin her tarafına dağılmış olmaları sebebi ile, ısınma da aynı zamanda her yerde olur.<br />
<br />
 <br />
<br />
Tabii ki bazı sınırlamalar da vardır. Radyo dalgaları yiyeceğin daha kalın ve yoğun kısımlarından farklı şekilde direnç görerek geçtiklerinden, yiyecekte farklı sıcaklıkta noktalar oluşabilir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Radyo frekansındaki bu mikrodalgalar, oksijen ve nitrojen tarafından emilmedikleri için, mikrodalga fırında bulunan ve çoğunlukla bu gazları içeren hava da, diğer fırınlardaki gibi sıcak olmayıp, oda sıcaklığındadır. Bu da ısınan hava tesiri ile yiyecekte, kızarmış bir kabuk oluşmasına mani olur.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bir mikrodalga fırınına, giysilerinizden birini koyarsanız, kumaş aniden ısınır ve içerdeki havayı da ısıtır. Kumaş yanmasa da normal bir fırında olacağı gibi kumaşın yüzeyinde kırışık bir kabuk oluşur.<br />
<br />
 <br />
<br />
Daha ilginci, bir mikrodalga fırının içine bir kahve fincanı içinde su koyarsanız, fincanın içindeki suyun ısısı, suyun kaynama noktasını geçtiği halde, suyun kaynamadığını, hava kabarcıklarının çıkmadığını görürsünüz. Bu suyu fırından alır, içine bir kahve kaşığı sokar veya onu içinde kahve bulunan bir kaba dökerseniz, aniden kabarcıklarla kaynayacak ve hatta taşacaktır.<br />
<br />
 <br />
<br />
 <br />
<br />
<br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
Wikipedia Bilgisi: Mikrodalga fırın (MD), yiyeceği ısıtmak için mikrodalgaları, yani radyo dalgalarını kullanan bir fırın çeşididir. Mikrodalga fırınlar, icat edildikleri 1970&#8242;li yıllardan beri yaygın olarak kullanılmaktadır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Mikrodalgalarla pişirme fikri ilk kez Percy Spencer tarafından, radar olarak kullanılması planlanan &#8220;magnetron&#8221;un keşfedilmesiyle 1945&#8242;li yıllarda başlamıştır. 1947&#8242;de bu buluşunun patentini almış ve ilk mikrodalga fırını 1,8 metre boyunda ve 340 kg. ağırlığında olarak tasarlamıştır.<br />
<br />
 <br />
<br />
İlk mikrodalga fırınlar 1950&#8242;li yıllarda kulanılmaya başlamış olup günümüzde Amerika&#8217;da yaklaşık olarak 80 milyon mikrodalga fırının olduğu tahmin edilmektedir. Bu sayının yarısı son yıllardaki satışlara aittir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Çalışma prensibi<br />
<br />
 <br />
<br />
Mikrodalgalar, elektromanyetik spektrumun radyo dalgaları ile kızıl ötesi ışınlar arasındaki bölümde kalırlar. Frekansları 1 GHz ila 1000 GHz arasında, dalga boyları 0.1&#8211;100 cm. olan elektromanyetik dalgalardır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Dalgaların frekansları ile dalga boyu arasında; yüksek frekanslı dalgaların kısa dalga boyu, alçak frekanslı dalgaların ise uzun dalga boyu yayması ilişkisi ya da tam tersi durum vardır. Normal fırınların kapağında bulunan küçük delikler, ışık dalgalarının geçmesine izin verirler ve bu nedenle fırının içi görülürdür. Çünkü ışığın dalga frekansı oldukça yüksek, dalga boyu da çok küçüktür, mikrodalga fırınların ise frekansı düşük ve dalga boyları daha uzundur. Bu yüksek dalga boyundaki dalgalar kapaktaki deliklerden geçemez ve ve tekrar içeri yansırlar.<br />
<br />
 <br />
<br />
Mikrodalga fırınlarda genellikle 2,5-3 GHz&#8217;lık frekanslar kullanılır. Bu frekansta çalışan bir fırının içerisine konan maddenin molekülleri saniyede 2,5-3 milyar kez titreşir. Bu titreşim sayesinde de maddenin molekülleri ısınır dolayısıyla maddenin kendisi ısınır ve pişer. [1]<br />
<br />
 <br />
<br />
Mikrodalga, bu özel fırınların içindeki &#8220;magnetron&#8221; adı verilen vakum tüpünden üretilir. Magnetron, 60 Hz&#8217;lik elekrik enerjisini &#8220;mikrodalgalar&#8221;a dönüştürür, mikrodalga fırın bu şekilde çalışmaya başlar.<br />
<br />
 <br />
<br />
Özellikleri<br />
<br />
 <br />
<br />
Bu frekanstaki dalgalar, başlıca su olmak üzere bazı maddeler tarafından emilirler, dalgalar, bu maddelerin moleküllerini atomik devinime uğratarak mikrodalga enerjiyi ısıya dönüştürürler. Bu nedenle içinde daha çok su molekülü taşıyan besinler daha hızlı pişer.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bu mikrodalgaların özellikleri şöyle sıralanabilir;<br />
<br />
 <br />
<br />
* Su, şeker ve yağlar tarafından emilir,<br />
* Emildiği ilk anda atomik ısıya dönüşür,<br />
* Çoğu plastik, cam ve porselen tarafından emilmez,<br />
* Metaller tarafından yansıtılırlar. Mikrodalga fırınlarına metal malzemeler koyulmamasının nedeni de bundan kaynaklanmaktadır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Mikrodalga ile pişirme, geleneksel pişirme yöntemlerinden hem daha hızlıdır hem de pişirme sürecinde yalnızca besin pişer, fırın ve ortam ısınmaz.[2]<br />
<br />
 <br />
<br />
Mikrodalgaların enerjileri, besin içinde ısıya dönüştüğü için, besin içinde bir radyasyon oluşması vb. bir durum genellikle söz konusu değildir.<br />
<br />
 <br />
<br />
İçten Dışa Pişirme Hakkında<br />
<br />
 <br />
<br />
Mikrodalga fırının çalışmasındaki en önemli özelliklerinden birinin, yemeği normal fırınlar gibi &#8220;dıştan içe&#8221; değil, &#8220;içten dışa&#8221; doğru pişirmesi olduğu söylense de bu bir mantık hatasıdır. Diğer pişirme yöntemlerinde ısı dıştan içe doğru yayıldığı için, mikrodalgaların etkisi &#8220;içten dışa&#8221; olarak algılanmakadır; aslında mikrodalga fırınlarda pişirme, &#8220;heryere aynı anda etki etme şeklinde&#8221; dir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Diğer fırınların &#8220;dıştan içe&#8221; pişirme yönteminin avantajlı olmadığı ve bazen kötü sonuçlara sebebiyet vereceği açıktır. Örneğin fırında pişen keke normal olarak 350°C ısı vereceğimize 600°C verirsek, kekin dış kısmı kısa bir sürede yanacaktır, ayrıca kekin iç kısmı da pişmeyecektir. Bunu etkileyen bir diğer faktör de fırının verdiği kuru sıcaktır, kuruluktan ötürü yemeğin suyu kolayca buharlaşır ve verimsiz bir şekilde pişmiş olur.<br />
<br />
 <br />
<br />
Mikrodalgalarda kullanılan radyo dalgaları ise yemeğin içine nüfuz eder, hatta bunu yaparken yemek dışında kalan hava moleküllerini de ısıtmaz, böylece enerjisini verimli kullanmış olur. Ayrıca mikrodalga fırın içerisindeki yemeğin katmanları arasında sıcaklık farkı yoktur. Çünkü ısı yemeğin tüm moleküllerini aynı anda ısıtır ve enerjilerini artırır. Isının iletim yoluyla dıştan içe doğru gitme zorunluluğu yoktur. Ayrıca mikrodalga fırınların iç sıcaklığı oda sıcaklığına eşittir. Yani yemeğin kabuk tutmasına imkan yoktur.<br />
<br />
 <br />
<br />
Tabii ki radyo dalgalarıyla ısıtmanın da bir sınırı vardır, örneğin kalın yiyeceklerde ısının içe ulaşması daha zor olmakta, bazı yiyeceklerde ısının toplandığı noktalar olmaktadır. Ancak bu dezavantajlar, fırının sağladığı faydaların yanında küçük ölçekli olarak kalır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Sonuç olarak mikrodalganın pişirme yöntemi her bölgeye eşit şekilde ve tüm atomları hareketlendirerek olmaktadır, mikrodalga iletim yoluyla ısıtma yapmamaktadır, büyük bir buluş olmasını da bunlara borçludur.<br />
<br />
 <br />
<br />
Dikkat edilmesi gerekenler<br />
<br />
 <br />
<br />
* Mikrodalga fırında herhangi bir mikrodalga kaçağı olmadığından emin olunmalıdır, böyle bir durum söz konusuysa yetkili servis çağırılmalı, sorun düzeltilinceye kadar fırına yakın bulunulmamalıdır.<br />
* Mikrodalga fırında metal eşyaların kullanılmadığından emin olunmalıdır.<br />
* Et ve sebzeler eşit parçalar halinde koyulmamalıdır, böylece hepsi aynı derecede ısınır.<br />
* Kağıt tabaklar, porselen kupalar, peçeteler koyulabilir. Ancak folyo içeren kağıt (süt kutusu), naylon ve sentetik içeren ürün, gazete kağıdı koyulmamalıdır.<br />
* Yemeklerin tamamen ve eşit olarak ısıtılmasını sağlamak için sürekli ters çevrilmeli veya tabağın konumu değiştirilmelidir.<br />
* Etler büyük kemiklerinden temizlenip öyle koyulmalıdır, çünkü kemikler etin ısınmasını engeller.<br />
* Eğer turunçgillerden daha fazla su elde etmek isteniyorsa, meyve yarım dakika (30 saniye) boyu yüksek derecede mikrodalgada bekletilebilir.<br />
* Sandviç, dürüm, kek gibi yemeklerin etrafına kağıt havlular sarılmalıdır, aksi halde içteki yemek nemlenir ve ıslak olur.<br />
* Patates ve domates gibi kalın kabuklu yiyecekleri pişirirken içte oluşan buharın çıkması için kabuğa ufak çizikler çekilmelidir, böylece buhardan dolayı patlamaları engellenir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Zararları<br />
<br />
 <br />
<br />
1971 yılında Amerika&#8217;daki &#8220;Food and Drug Administration (FDA)&#8221; mikrodalga fırınların sızıntı radyasyonları için bir sınır değer açıklamıştır. FDA&#8217;ya göre bu sınır, mikrodalga fırının yüzeyinden 2,54 cm&#8217;lik mesafede 5 miliwatt/cm2&#8242;dir. Bu FDA limiti, mikrodalgaların insan için zararlı olan limitinin altında olarak yorumlamıştır. Dernek ayrıca, mikrodalga fırının kapağı açıldığında mikrodalga üretimini otomatik olarak kesen, birinden bağımsız iki kilit sisteminin bulunmasını da şart koşmuştur.<br />
<br />
 <br />
<br />
Mikrodalga kazaları genellikle aşırı sıcak besinleri fırından alırken yanmalar ve fırın içinden çıkan sıcak buharlara temas sonucu meydana gelmektedir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Yapılan araştırmalar, mikrodalgalara aşırı maruz kalınmasının yanıklara ve sperm hücreleri üzerine kalıcı olarak kısırlık etkisi yaptığını göstermektedir. Dalgalar, gözlerde ise katarakta neden olmaktadır. Ancak mikrodalga fırın kullanımına bağlı kazalar veya olumsuz sağlık sonuçları kayıtlara geçmediği bildirilmektedir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Kalp pili kullanan hastalar mikrodalga veya diğer radyo dalgaları üreten elektronik cihazlarla çalışmadan önce doktorlarına danışmaları taviseye olunmaktadır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Mikrodalga ışınların iyonlaşma özelliği olmayan ışınlar olması nedeniyle insan sağlığına zararı yoktur. Ancak, bol miktarda su molekülünden oluşan insan vücudunun herhangi bölgesi mikrodalgayla yakından temasta bulunursa, o bölgenin molekülleri atomik devinime uğrar ve bunun sonuçları (pişmek gibi) çok zararlı olabilir. Mikrodalga fırınlar çalışırken yüzün fırına doğru yaklaştırılmasının ya da yakınında durulmasının da zararlı olabileceği söylenmektedir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Enerji<br />
<br />
 <br />
<br />
Mikrodalga fırınlar normal fırınlara oranla 4&#8242;te 3 daha az güç harcamaktadırlar. Örneğin elektrikli bir fırın 1000-1500 Watt&#8217;lık elektrik enerjisi harcarken, mikrodalga fırınlar yalnızca 300-500 Watt&#8217;lık bir enerjiyle çalışırlar. Yani çok daha verimlidir. Ancak fiyatları biraz pahalıdır.<br />
<br />
Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir&#8230;]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Mikrodalga Fırın<br />
<br />
(Keşifler ve Buluşlar)<br />
<br />
<br />
Diyelim ki, normal bir fırında bir keki pişiriyorsunuz. Kekler normal olarak 170-180 derecede pişirilirler. Ama siz fırını yanlışlıkla 250 dereceye ayarlarsanız, olacak olan, kekin daha içi ısınmamışken, dışının yanmasıdır. Normal bir fırında, ısı önce yemeğin piştiği kap sonra da yemeğin dışı ile temas eder ve oradan içine doğru yayılır. Fırının içinde ısınan kuru hava da, kekin içi hala nemli iken dışını kurutur ve kahverengi bir kabuğun oluşmasına yol açar.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bir mikrodalga fırında kullanılan, yani yiyeceğin üzerine gönderilen mikrodalgalar 2.500 megahertz frekansındaki radyo dalgaları boyutunda olup, frekansları FM radyo bandı frekansının yaklaşık 20 mislidir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bu frekanstaki radyo dalgalarının ilginç bir özelliği vardır. Su, yağ ve şeker tarafından çok rahat emilmelerine rağmen plastik, cam, seramik gibi malzemeler, nitrojen ve oksijen gibi gazlarca emilmezler ve tekrar gerisin geriye yansıtılırlar. <br />
<br />
 <br />
<br />
Sık sık mikrodalga fırınların, yiyeceği içinden dışına doğru ısıttığını duyarsınız. Bu doğru değildir. Dalgalar doğrudan yiyeceğin yağ ve su moleküllerini etkilerler. Yani yiyeceğin dışından başlayıp içine doğru ilerleyen veya tam tersi yönde bir ısınma söz konusu değildin Su ve yağ molekülleri yiyeceğin her tarafına dağılmış olmaları sebebi ile, ısınma da aynı zamanda her yerde olur.<br />
<br />
 <br />
<br />
Tabii ki bazı sınırlamalar da vardır. Radyo dalgaları yiyeceğin daha kalın ve yoğun kısımlarından farklı şekilde direnç görerek geçtiklerinden, yiyecekte farklı sıcaklıkta noktalar oluşabilir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Radyo frekansındaki bu mikrodalgalar, oksijen ve nitrojen tarafından emilmedikleri için, mikrodalga fırında bulunan ve çoğunlukla bu gazları içeren hava da, diğer fırınlardaki gibi sıcak olmayıp, oda sıcaklığındadır. Bu da ısınan hava tesiri ile yiyecekte, kızarmış bir kabuk oluşmasına mani olur.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bir mikrodalga fırınına, giysilerinizden birini koyarsanız, kumaş aniden ısınır ve içerdeki havayı da ısıtır. Kumaş yanmasa da normal bir fırında olacağı gibi kumaşın yüzeyinde kırışık bir kabuk oluşur.<br />
<br />
 <br />
<br />
Daha ilginci, bir mikrodalga fırının içine bir kahve fincanı içinde su koyarsanız, fincanın içindeki suyun ısısı, suyun kaynama noktasını geçtiği halde, suyun kaynamadığını, hava kabarcıklarının çıkmadığını görürsünüz. Bu suyu fırından alır, içine bir kahve kaşığı sokar veya onu içinde kahve bulunan bir kaba dökerseniz, aniden kabarcıklarla kaynayacak ve hatta taşacaktır.<br />
<br />
 <br />
<br />
 <br />
<br />
<br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
Wikipedia Bilgisi: Mikrodalga fırın (MD), yiyeceği ısıtmak için mikrodalgaları, yani radyo dalgalarını kullanan bir fırın çeşididir. Mikrodalga fırınlar, icat edildikleri 1970&#8242;li yıllardan beri yaygın olarak kullanılmaktadır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Mikrodalgalarla pişirme fikri ilk kez Percy Spencer tarafından, radar olarak kullanılması planlanan &#8220;magnetron&#8221;un keşfedilmesiyle 1945&#8242;li yıllarda başlamıştır. 1947&#8242;de bu buluşunun patentini almış ve ilk mikrodalga fırını 1,8 metre boyunda ve 340 kg. ağırlığında olarak tasarlamıştır.<br />
<br />
 <br />
<br />
İlk mikrodalga fırınlar 1950&#8242;li yıllarda kulanılmaya başlamış olup günümüzde Amerika&#8217;da yaklaşık olarak 80 milyon mikrodalga fırının olduğu tahmin edilmektedir. Bu sayının yarısı son yıllardaki satışlara aittir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Çalışma prensibi<br />
<br />
 <br />
<br />
Mikrodalgalar, elektromanyetik spektrumun radyo dalgaları ile kızıl ötesi ışınlar arasındaki bölümde kalırlar. Frekansları 1 GHz ila 1000 GHz arasında, dalga boyları 0.1&#8211;100 cm. olan elektromanyetik dalgalardır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Dalgaların frekansları ile dalga boyu arasında; yüksek frekanslı dalgaların kısa dalga boyu, alçak frekanslı dalgaların ise uzun dalga boyu yayması ilişkisi ya da tam tersi durum vardır. Normal fırınların kapağında bulunan küçük delikler, ışık dalgalarının geçmesine izin verirler ve bu nedenle fırının içi görülürdür. Çünkü ışığın dalga frekansı oldukça yüksek, dalga boyu da çok küçüktür, mikrodalga fırınların ise frekansı düşük ve dalga boyları daha uzundur. Bu yüksek dalga boyundaki dalgalar kapaktaki deliklerden geçemez ve ve tekrar içeri yansırlar.<br />
<br />
 <br />
<br />
Mikrodalga fırınlarda genellikle 2,5-3 GHz&#8217;lık frekanslar kullanılır. Bu frekansta çalışan bir fırının içerisine konan maddenin molekülleri saniyede 2,5-3 milyar kez titreşir. Bu titreşim sayesinde de maddenin molekülleri ısınır dolayısıyla maddenin kendisi ısınır ve pişer. [1]<br />
<br />
 <br />
<br />
Mikrodalga, bu özel fırınların içindeki &#8220;magnetron&#8221; adı verilen vakum tüpünden üretilir. Magnetron, 60 Hz&#8217;lik elekrik enerjisini &#8220;mikrodalgalar&#8221;a dönüştürür, mikrodalga fırın bu şekilde çalışmaya başlar.<br />
<br />
 <br />
<br />
Özellikleri<br />
<br />
 <br />
<br />
Bu frekanstaki dalgalar, başlıca su olmak üzere bazı maddeler tarafından emilirler, dalgalar, bu maddelerin moleküllerini atomik devinime uğratarak mikrodalga enerjiyi ısıya dönüştürürler. Bu nedenle içinde daha çok su molekülü taşıyan besinler daha hızlı pişer.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bu mikrodalgaların özellikleri şöyle sıralanabilir;<br />
<br />
 <br />
<br />
* Su, şeker ve yağlar tarafından emilir,<br />
* Emildiği ilk anda atomik ısıya dönüşür,<br />
* Çoğu plastik, cam ve porselen tarafından emilmez,<br />
* Metaller tarafından yansıtılırlar. Mikrodalga fırınlarına metal malzemeler koyulmamasının nedeni de bundan kaynaklanmaktadır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Mikrodalga ile pişirme, geleneksel pişirme yöntemlerinden hem daha hızlıdır hem de pişirme sürecinde yalnızca besin pişer, fırın ve ortam ısınmaz.[2]<br />
<br />
 <br />
<br />
Mikrodalgaların enerjileri, besin içinde ısıya dönüştüğü için, besin içinde bir radyasyon oluşması vb. bir durum genellikle söz konusu değildir.<br />
<br />
 <br />
<br />
İçten Dışa Pişirme Hakkında<br />
<br />
 <br />
<br />
Mikrodalga fırının çalışmasındaki en önemli özelliklerinden birinin, yemeği normal fırınlar gibi &#8220;dıştan içe&#8221; değil, &#8220;içten dışa&#8221; doğru pişirmesi olduğu söylense de bu bir mantık hatasıdır. Diğer pişirme yöntemlerinde ısı dıştan içe doğru yayıldığı için, mikrodalgaların etkisi &#8220;içten dışa&#8221; olarak algılanmakadır; aslında mikrodalga fırınlarda pişirme, &#8220;heryere aynı anda etki etme şeklinde&#8221; dir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Diğer fırınların &#8220;dıştan içe&#8221; pişirme yönteminin avantajlı olmadığı ve bazen kötü sonuçlara sebebiyet vereceği açıktır. Örneğin fırında pişen keke normal olarak 350°C ısı vereceğimize 600°C verirsek, kekin dış kısmı kısa bir sürede yanacaktır, ayrıca kekin iç kısmı da pişmeyecektir. Bunu etkileyen bir diğer faktör de fırının verdiği kuru sıcaktır, kuruluktan ötürü yemeğin suyu kolayca buharlaşır ve verimsiz bir şekilde pişmiş olur.<br />
<br />
 <br />
<br />
Mikrodalgalarda kullanılan radyo dalgaları ise yemeğin içine nüfuz eder, hatta bunu yaparken yemek dışında kalan hava moleküllerini de ısıtmaz, böylece enerjisini verimli kullanmış olur. Ayrıca mikrodalga fırın içerisindeki yemeğin katmanları arasında sıcaklık farkı yoktur. Çünkü ısı yemeğin tüm moleküllerini aynı anda ısıtır ve enerjilerini artırır. Isının iletim yoluyla dıştan içe doğru gitme zorunluluğu yoktur. Ayrıca mikrodalga fırınların iç sıcaklığı oda sıcaklığına eşittir. Yani yemeğin kabuk tutmasına imkan yoktur.<br />
<br />
 <br />
<br />
Tabii ki radyo dalgalarıyla ısıtmanın da bir sınırı vardır, örneğin kalın yiyeceklerde ısının içe ulaşması daha zor olmakta, bazı yiyeceklerde ısının toplandığı noktalar olmaktadır. Ancak bu dezavantajlar, fırının sağladığı faydaların yanında küçük ölçekli olarak kalır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Sonuç olarak mikrodalganın pişirme yöntemi her bölgeye eşit şekilde ve tüm atomları hareketlendirerek olmaktadır, mikrodalga iletim yoluyla ısıtma yapmamaktadır, büyük bir buluş olmasını da bunlara borçludur.<br />
<br />
 <br />
<br />
Dikkat edilmesi gerekenler<br />
<br />
 <br />
<br />
* Mikrodalga fırında herhangi bir mikrodalga kaçağı olmadığından emin olunmalıdır, böyle bir durum söz konusuysa yetkili servis çağırılmalı, sorun düzeltilinceye kadar fırına yakın bulunulmamalıdır.<br />
* Mikrodalga fırında metal eşyaların kullanılmadığından emin olunmalıdır.<br />
* Et ve sebzeler eşit parçalar halinde koyulmamalıdır, böylece hepsi aynı derecede ısınır.<br />
* Kağıt tabaklar, porselen kupalar, peçeteler koyulabilir. Ancak folyo içeren kağıt (süt kutusu), naylon ve sentetik içeren ürün, gazete kağıdı koyulmamalıdır.<br />
* Yemeklerin tamamen ve eşit olarak ısıtılmasını sağlamak için sürekli ters çevrilmeli veya tabağın konumu değiştirilmelidir.<br />
* Etler büyük kemiklerinden temizlenip öyle koyulmalıdır, çünkü kemikler etin ısınmasını engeller.<br />
* Eğer turunçgillerden daha fazla su elde etmek isteniyorsa, meyve yarım dakika (30 saniye) boyu yüksek derecede mikrodalgada bekletilebilir.<br />
* Sandviç, dürüm, kek gibi yemeklerin etrafına kağıt havlular sarılmalıdır, aksi halde içteki yemek nemlenir ve ıslak olur.<br />
* Patates ve domates gibi kalın kabuklu yiyecekleri pişirirken içte oluşan buharın çıkması için kabuğa ufak çizikler çekilmelidir, böylece buhardan dolayı patlamaları engellenir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Zararları<br />
<br />
 <br />
<br />
1971 yılında Amerika&#8217;daki &#8220;Food and Drug Administration (FDA)&#8221; mikrodalga fırınların sızıntı radyasyonları için bir sınır değer açıklamıştır. FDA&#8217;ya göre bu sınır, mikrodalga fırının yüzeyinden 2,54 cm&#8217;lik mesafede 5 miliwatt/cm2&#8242;dir. Bu FDA limiti, mikrodalgaların insan için zararlı olan limitinin altında olarak yorumlamıştır. Dernek ayrıca, mikrodalga fırının kapağı açıldığında mikrodalga üretimini otomatik olarak kesen, birinden bağımsız iki kilit sisteminin bulunmasını da şart koşmuştur.<br />
<br />
 <br />
<br />
Mikrodalga kazaları genellikle aşırı sıcak besinleri fırından alırken yanmalar ve fırın içinden çıkan sıcak buharlara temas sonucu meydana gelmektedir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Yapılan araştırmalar, mikrodalgalara aşırı maruz kalınmasının yanıklara ve sperm hücreleri üzerine kalıcı olarak kısırlık etkisi yaptığını göstermektedir. Dalgalar, gözlerde ise katarakta neden olmaktadır. Ancak mikrodalga fırın kullanımına bağlı kazalar veya olumsuz sağlık sonuçları kayıtlara geçmediği bildirilmektedir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Kalp pili kullanan hastalar mikrodalga veya diğer radyo dalgaları üreten elektronik cihazlarla çalışmadan önce doktorlarına danışmaları taviseye olunmaktadır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Mikrodalga ışınların iyonlaşma özelliği olmayan ışınlar olması nedeniyle insan sağlığına zararı yoktur. Ancak, bol miktarda su molekülünden oluşan insan vücudunun herhangi bölgesi mikrodalgayla yakından temasta bulunursa, o bölgenin molekülleri atomik devinime uğrar ve bunun sonuçları (pişmek gibi) çok zararlı olabilir. Mikrodalga fırınlar çalışırken yüzün fırına doğru yaklaştırılmasının ya da yakınında durulmasının da zararlı olabileceği söylenmektedir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Enerji<br />
<br />
 <br />
<br />
Mikrodalga fırınlar normal fırınlara oranla 4&#8242;te 3 daha az güç harcamaktadırlar. Örneğin elektrikli bir fırın 1000-1500 Watt&#8217;lık elektrik enerjisi harcarken, mikrodalga fırınlar yalnızca 300-500 Watt&#8217;lık bir enerjiyle çalışırlar. Yani çok daha verimlidir. Ancak fiyatları biraz pahalıdır.<br />
<br />
Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir&#8230;]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Çömlekçilik ve Madenler]]></title>
			<link>http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=943</link>
			<pubDate>Thu, 30 Apr 2009 02:33:04 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=943</guid>
			<description><![CDATA[Çömlekçilik ve Madenler<br />
<br />
(Keşifler ve Buluşlar)<br />
<br />
<br />
<br />
Tarih öncesi toplumlarının gücünü sağlayan sanayilerden biri olan çömlekçiliğin gelişmesi de tekerlek sayesinde olmuştur.<br />
<br />
 <br />
<br />
Daha önce söylediğimiz gibi, seramik. Cilâlı Taş Çağı&#8217;nda biliniyordu. &#8216;Bu insanların killi toprağa elle biçim vererek meydana getirdikleri çanak-çömlekler, bugün arkeologlara, kazıların tarihlerini tespit etme imkânını vermektedir. Çömlekçi, hammaddesine elleriyle istediği biçimi verdikten sonra, bunu güneşte pişirirdi. Pişirme işlemini ateşte yapmayı ve iklim şartlarının etkisinden kurtarmak için kapalı yerde pişirmeyi, neden sonra düşünebildi. Böylece ilkel fırın doğmuş oluyordu.<br />
<br />
 <br />
<br />
İlk sanayinin eserleri kısa sürede Yakın Doğu&#8217;yu sardı; bunlar, boyalı desenlerle süslü Mezopotamya çanak-çömlekleri, çok güzel şekiller verilmiş ve üstleri mavi . yeşil sırla kaplı Mısır vazolarıdır. Ortak yönleri, her ikisinin de çok gözenekli olmalarıdır; ancak bunun pek sakıncası olmasa gerekti, çünkü bu kaplar sıvı değil, tahıl ve tohum koymaya yarıyordu Sümerler iki küpü birleştirerek, tabut olarak kullanmaktaydılar. <br />
<br />
 <br />
<br />
Günün birinde &#8216;aklı evvel&#8217; bir zanaatçı, imal ettiği vazolara daha düzgün yuvarlak biçim verebilmek için dönen bir tepsi kullanmanın yerinde olacağını düşündü. Bu buluş, hangi tarihe rastlar? Tekerleğin icadından hemen sonraya diyebiliriz; çünkü, dönme&#8217;nin izlerine M.Ö 4.000 yıllarından kalma vazolarda bile rastlanmaktadır. Bu dönen tepsinin, başlangıçta zanaatçının elle çevirdiği tahta bir tekerlek olduğu kesinlikle kabul edilebilir Aynı eksene monte edilmiş, ayakla çevrilen bir &#8220;düzenteker&#8221; (Makinelerde devinim hızını düzgün tutmaya yarayan büyük çaplı çark.) biçimindeki tezgâh daha sonra bulunmuştur. Öte yandan birkaç taşla inşa edilmekte olan derme çatma ocaklar da yavaş yavaş gelişmiş; bacalı ve tuğladan yapılma fırınlar ortaya çıkmaya başlamıştır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bugün Louvre Müzesinin ve British Museum&#8217;un Eski Sanatlar Bölümlerinin vitrinlerini dolduran sayısız çanak-.çömlekler, işte böyle doğdu. Buralarda şimdi, mavi sırlı Mısır fayanslarını, Perslerden kalma Sus şehrinde imal edilmiş renk renk panoları, İndüs&#8217;ün pembe çanaklarını. Kuzeydoğu Çin yapısı siyah hamurdan üç ayaklı vazoları ve inanılmaz zariflikte Girit vazolarını hayranlıkla seyrediyoruz. Aynı çağlarda Sarı Irmak boylarındaki Çinliler yeni bir hamur denemekteydiler. Bunu Kaolin&#8217;den (beyaz kil) elde ediyorlardı. Böylece, tertemiz bir işçilik ve eşsiz bir zarifliğe imkân veren &#8220;porselen&#8221; icat edilmiş oldu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bu çeşitli sanayilerin köşelerinde, kendi hallerinde geliştiklerini düşünmek, büyük bir hata olur. Mısır&#8217;ı, Ege adalarını, Mezopotamya&#8217;yı, Bülücistan&#8217;ı, İndüs vadisini ve hatta Sarı Irmak&#8217;ı kapsayan geniş bir ticaretin var olduğunu düşünmemiz gerekir. Bu insanlar, gerek eşek, sonrada deve kervanlarıyla, gerekse akarsuların akışlarına uyarak, deniz kıyılarını izleyerek durmadan yolculuk ederlerdi. Yükleri de ,özellikle seramik eşyaydı. Buna tohum, parfüm, deri, kumaş, sanat eşyaları, mermer, fildişi ve hızla gelişmekte olan madenciliğin yarattığı yeni ihtiyaç maddeleri de eklenirdi.<br />
<br />
<br />
 <br />
<br />
 <br />
<br />
<br />
<br />
M.Ö. 3.000 yılından başlayarak Giritliler, Mezopotamyalılar ve Mısırlılar hızla bakırın yerini almakta olan tuncu bol miktarda imal edebilmekteydiler. Yüzde 90 bakır ve yüzde 10 kalay karışımıyla elde edilen bu maden, yepyeni bir sanayinin hammaddesi olmuştu. Dökümcüler, madeni kalıplamadan önce, kalıba bir &#8216;çekirdek&#8217; koyarak delik meydana getirmeyi biliyorlardı. Delik sayesinde mızrak, kılıç ve balta gibi araçlara tahta saplar geçiriliyordu. Bu silahlar, tahtanın madene perçin çivisiyle çakılmasıyla de imal edilmekteydi.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bundan başka &#8220;halk sınıfları&#8221; için tunçtan süs eşyası da yapılıyordu, öyle ki, bu maden, kuyumculukta da önemli bir yer tutmaktaydı. Tunçtan küpe, yüzük, kolye, bilezik, taç gibi eşyalar Mısır ve &#8216;Mezopotamya&#8217;da özellikle aranan ticari mallardı. Louristan&#8217;daki kazılardan çıkarılan birçok kalıntılar, bu çeşit süslerin zırhlara, silahlara, atların üzengilerine ve gemlerine kadar yayıldığını göstermektedir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bununla birlikte, önemli kişiler bu &#8216;değersiz&#8217; madene pek. &#8216;itibar&#8217; etmemekte; pahalı süsleri tercih etmekteydiler. M.Ö. 3.000 yıllarında altının bilindiği bir gerçektir. Akarsularda saf olarak bulunabilen bu maden, parlaklığı, rengi ve işleme kolaylığı gibi niteliklerinden ötürü hemen kuyumculuğun en çok aranan maddesi haline gelivermişti. Çağımızdan beş bin yıl önce altın, Sümerlerde, bugün bizde olduğundan daha bol ve yaygındı. Gerçekten de bugün altın süs eşyasını Güney Amerikalı birkaç zenginden ya da bazı zenci boksörlerden başka, bir Ur kralcığı kadar kim takıp takıştırabilir?<br />
<br />
 <br />
<br />
1927&#8242;de Ur&#8217;da bir kral mezarı ortaya çıkaran Wooley&#8217;in, gördüğü manzara karşısında neden şaşkınlığa düştüğünü gözünüzde canlandırabilirsiniz: Hükümdar, mezarına bütün eviyle birlikte; yani, muhafızları, savaş arabası, seyisi, öküzü ve dokuz karısıyla gömülmüştü. Ayrıca ev eşyaları, altın ve bakır silahtar, gümüş ve altın sofra takımları, çeşitli mücevherler, altın kabzalı hançerler, iğneler, taçlar, küpeler, altından ve gümüşten yapılmış taşlı araba süsleri de mezara konmuştu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Milattan otuz yüzyıl önce kilolarla altının kullanıldığı ve bu çeşit bir &#8216;israfa kuyumcuların sanat ve dehalarını dökmüş olmaları, insanlık tarihinin başlangıç çağının saltanatı üzerine yeterli bilgi vermektedir. Gerçekten de bu, Tutmosis, II. Ramses, l. ve II. Sargon gibi büyük &#8216;inşaatçı&#8217;ların göz kamaştırıcı saltanatlarına yaraşır bir dönem olmuştu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Roma ve Atina&#8217;nın henüz birer kulübe topluluğu halin de bulunduğu sırada bu &#8216;haşmetli&#8217; imparatorluklarda yüce uygarlıkların eserleri olan dev şehirler yer yer yükselmekteydi: Ege adalarında Knosos; Nil boyunda Teb; Fırat boyunda Babil; Dicle&#8217;de Ninova; İndüs üzerindeki olağanüstü şehir, Mohenjo-Daro&#8230; Dünyanın karanlığını boylu boyunca yaran parlak ışıklı bir yıldız dizişiydi sanki.<br />
<br />
Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir&#8230;]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Çömlekçilik ve Madenler<br />
<br />
(Keşifler ve Buluşlar)<br />
<br />
<br />
<br />
Tarih öncesi toplumlarının gücünü sağlayan sanayilerden biri olan çömlekçiliğin gelişmesi de tekerlek sayesinde olmuştur.<br />
<br />
 <br />
<br />
Daha önce söylediğimiz gibi, seramik. Cilâlı Taş Çağı&#8217;nda biliniyordu. &#8216;Bu insanların killi toprağa elle biçim vererek meydana getirdikleri çanak-çömlekler, bugün arkeologlara, kazıların tarihlerini tespit etme imkânını vermektedir. Çömlekçi, hammaddesine elleriyle istediği biçimi verdikten sonra, bunu güneşte pişirirdi. Pişirme işlemini ateşte yapmayı ve iklim şartlarının etkisinden kurtarmak için kapalı yerde pişirmeyi, neden sonra düşünebildi. Böylece ilkel fırın doğmuş oluyordu.<br />
<br />
 <br />
<br />
İlk sanayinin eserleri kısa sürede Yakın Doğu&#8217;yu sardı; bunlar, boyalı desenlerle süslü Mezopotamya çanak-çömlekleri, çok güzel şekiller verilmiş ve üstleri mavi . yeşil sırla kaplı Mısır vazolarıdır. Ortak yönleri, her ikisinin de çok gözenekli olmalarıdır; ancak bunun pek sakıncası olmasa gerekti, çünkü bu kaplar sıvı değil, tahıl ve tohum koymaya yarıyordu Sümerler iki küpü birleştirerek, tabut olarak kullanmaktaydılar. <br />
<br />
 <br />
<br />
Günün birinde &#8216;aklı evvel&#8217; bir zanaatçı, imal ettiği vazolara daha düzgün yuvarlak biçim verebilmek için dönen bir tepsi kullanmanın yerinde olacağını düşündü. Bu buluş, hangi tarihe rastlar? Tekerleğin icadından hemen sonraya diyebiliriz; çünkü, dönme&#8217;nin izlerine M.Ö 4.000 yıllarından kalma vazolarda bile rastlanmaktadır. Bu dönen tepsinin, başlangıçta zanaatçının elle çevirdiği tahta bir tekerlek olduğu kesinlikle kabul edilebilir Aynı eksene monte edilmiş, ayakla çevrilen bir &#8220;düzenteker&#8221; (Makinelerde devinim hızını düzgün tutmaya yarayan büyük çaplı çark.) biçimindeki tezgâh daha sonra bulunmuştur. Öte yandan birkaç taşla inşa edilmekte olan derme çatma ocaklar da yavaş yavaş gelişmiş; bacalı ve tuğladan yapılma fırınlar ortaya çıkmaya başlamıştır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bugün Louvre Müzesinin ve British Museum&#8217;un Eski Sanatlar Bölümlerinin vitrinlerini dolduran sayısız çanak-.çömlekler, işte böyle doğdu. Buralarda şimdi, mavi sırlı Mısır fayanslarını, Perslerden kalma Sus şehrinde imal edilmiş renk renk panoları, İndüs&#8217;ün pembe çanaklarını. Kuzeydoğu Çin yapısı siyah hamurdan üç ayaklı vazoları ve inanılmaz zariflikte Girit vazolarını hayranlıkla seyrediyoruz. Aynı çağlarda Sarı Irmak boylarındaki Çinliler yeni bir hamur denemekteydiler. Bunu Kaolin&#8217;den (beyaz kil) elde ediyorlardı. Böylece, tertemiz bir işçilik ve eşsiz bir zarifliğe imkân veren &#8220;porselen&#8221; icat edilmiş oldu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bu çeşitli sanayilerin köşelerinde, kendi hallerinde geliştiklerini düşünmek, büyük bir hata olur. Mısır&#8217;ı, Ege adalarını, Mezopotamya&#8217;yı, Bülücistan&#8217;ı, İndüs vadisini ve hatta Sarı Irmak&#8217;ı kapsayan geniş bir ticaretin var olduğunu düşünmemiz gerekir. Bu insanlar, gerek eşek, sonrada deve kervanlarıyla, gerekse akarsuların akışlarına uyarak, deniz kıyılarını izleyerek durmadan yolculuk ederlerdi. Yükleri de ,özellikle seramik eşyaydı. Buna tohum, parfüm, deri, kumaş, sanat eşyaları, mermer, fildişi ve hızla gelişmekte olan madenciliğin yarattığı yeni ihtiyaç maddeleri de eklenirdi.<br />
<br />
<br />
 <br />
<br />
 <br />
<br />
<br />
<br />
M.Ö. 3.000 yılından başlayarak Giritliler, Mezopotamyalılar ve Mısırlılar hızla bakırın yerini almakta olan tuncu bol miktarda imal edebilmekteydiler. Yüzde 90 bakır ve yüzde 10 kalay karışımıyla elde edilen bu maden, yepyeni bir sanayinin hammaddesi olmuştu. Dökümcüler, madeni kalıplamadan önce, kalıba bir &#8216;çekirdek&#8217; koyarak delik meydana getirmeyi biliyorlardı. Delik sayesinde mızrak, kılıç ve balta gibi araçlara tahta saplar geçiriliyordu. Bu silahlar, tahtanın madene perçin çivisiyle çakılmasıyla de imal edilmekteydi.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bundan başka &#8220;halk sınıfları&#8221; için tunçtan süs eşyası da yapılıyordu, öyle ki, bu maden, kuyumculukta da önemli bir yer tutmaktaydı. Tunçtan küpe, yüzük, kolye, bilezik, taç gibi eşyalar Mısır ve &#8216;Mezopotamya&#8217;da özellikle aranan ticari mallardı. Louristan&#8217;daki kazılardan çıkarılan birçok kalıntılar, bu çeşit süslerin zırhlara, silahlara, atların üzengilerine ve gemlerine kadar yayıldığını göstermektedir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bununla birlikte, önemli kişiler bu &#8216;değersiz&#8217; madene pek. &#8216;itibar&#8217; etmemekte; pahalı süsleri tercih etmekteydiler. M.Ö. 3.000 yıllarında altının bilindiği bir gerçektir. Akarsularda saf olarak bulunabilen bu maden, parlaklığı, rengi ve işleme kolaylığı gibi niteliklerinden ötürü hemen kuyumculuğun en çok aranan maddesi haline gelivermişti. Çağımızdan beş bin yıl önce altın, Sümerlerde, bugün bizde olduğundan daha bol ve yaygındı. Gerçekten de bugün altın süs eşyasını Güney Amerikalı birkaç zenginden ya da bazı zenci boksörlerden başka, bir Ur kralcığı kadar kim takıp takıştırabilir?<br />
<br />
 <br />
<br />
1927&#8242;de Ur&#8217;da bir kral mezarı ortaya çıkaran Wooley&#8217;in, gördüğü manzara karşısında neden şaşkınlığa düştüğünü gözünüzde canlandırabilirsiniz: Hükümdar, mezarına bütün eviyle birlikte; yani, muhafızları, savaş arabası, seyisi, öküzü ve dokuz karısıyla gömülmüştü. Ayrıca ev eşyaları, altın ve bakır silahtar, gümüş ve altın sofra takımları, çeşitli mücevherler, altın kabzalı hançerler, iğneler, taçlar, küpeler, altından ve gümüşten yapılmış taşlı araba süsleri de mezara konmuştu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Milattan otuz yüzyıl önce kilolarla altının kullanıldığı ve bu çeşit bir &#8216;israfa kuyumcuların sanat ve dehalarını dökmüş olmaları, insanlık tarihinin başlangıç çağının saltanatı üzerine yeterli bilgi vermektedir. Gerçekten de bu, Tutmosis, II. Ramses, l. ve II. Sargon gibi büyük &#8216;inşaatçı&#8217;ların göz kamaştırıcı saltanatlarına yaraşır bir dönem olmuştu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Roma ve Atina&#8217;nın henüz birer kulübe topluluğu halin de bulunduğu sırada bu &#8216;haşmetli&#8217; imparatorluklarda yüce uygarlıkların eserleri olan dev şehirler yer yer yükselmekteydi: Ege adalarında Knosos; Nil boyunda Teb; Fırat boyunda Babil; Dicle&#8217;de Ninova; İndüs üzerindeki olağanüstü şehir, Mohenjo-Daro&#8230; Dünyanın karanlığını boylu boyunca yaran parlak ışıklı bir yıldız dizişiydi sanki.<br />
<br />
Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir&#8230;]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Mekanik Saat]]></title>
			<link>http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=942</link>
			<pubDate>Thu, 30 Apr 2009 02:32:09 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=942</guid>
			<description><![CDATA[Mekanik Saat<br />
<br />
(Keşifler ve Buluşlar)<br />
<br />
<br />
<br />
Ve işte ortaçağ sonlarının üçüncü büyük icadı!<br />
<br />
 <br />
<br />
Seine kıyısında Adliye Sarayının kare kulesindeki saati bütün Parisliler tanırlar. Birçok kereler (son olarak 1849&#8242;da) onarılan bu saat, Fransa&#8217;da imal edilen saatlerin ilk örneğidir. X. yüzyıla kadar zamanı bilmenin en pratik yolu, su saatiydi. Suyun sürekli akıtılması esasına dayanan bu araç, zamanla süs kaygısıyla yerleştirilen birtakım mekanizmalarla karmaşık bir hal almıştı. Bunun en tipik örneğinin, 807 yılında Harun Resifin Charlemagne&#8217;a (Şarlman) armağan ettiği &#8220;saat&#8221; olduğu kesindir. Sürekli akan suyun belirli düzeylere gelmesi sonucunda her saat başı bir kapakçık açılmakta ve oradan dökülen bilyeler bir zilin üstüne düşmekteydi. On iki tane olan bu kapacıkların açılıp kapanmalarını birtakım zemberek ve yaylarla hareket edebilen &#8220;otomat&#8221;lar sağlamaktaydı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Su saatinde, millerin ve otomotların suyu sürüklediğini gören biri, bunları sudan başka bir şeyi -sözgelişi antik kum saatlerindeki gibi kumu ya da sicime bağlı bir çakıl parçasını- itemez mi diye kendi kendine sordu. Bu fikir, ancak XIII. yüzyılda, Arşimet&#8217;ten beri iyice unutulmuş dişli çarkların ve tokmaklı zillerin kullanılmaya başlanmasından sonra uygulanmaya konulabildi.<br />
<br />
 <br />
<br />
İtici ağırlıkların düşmesini düzenlemek ve ölçülü hale sokmak için &#8220;karşılaşma çarkı&#8221; kullanılıyordu. O dönemde henüz sarkaç yoktu; bunu daha sonra, XVII. yüzyılda Huygens bulmuştur.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bu makinelerden, daha doğrusu bu en ilkel saatlerden bize kadar gelenlerin en eskileri şunlardır: 1324&#8242;ten önce imal edilen Beauvais&#8217;deki saat ve 1348&#8242;den kalma Douvre&#8217;daki saat&#8230; Birincisinin ne kadranı vardı ne akrebi ne de yelkovanı; yalnız her saat başı çalardı. Kadranlı saatler, XIV. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıktı. 1370&#8242;de Heinrich von Vic adlı Alman&#8217;ın imal ettiği Paris Adliye Sarayındaki saat, daha ilkel başka bir saatin yerine konmuştu. Yalnızca akrebi olan bu saatin, hem durmadan onarılması, hem de kurulması için birinin sürekli yanında beklemesi gerekiyordu. Bu tür saatlerin günde yarım saat geri kalmaları kutlanmaya değer bir başarı sayılıyordu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Saatin kaç olduğu, ortaçağda kimsenin aldırış etmediği bir şeydi. Komşu manastırın saatleri günü yeterince bölümlüyordu. Manastırdakilere gelince, tören saatleri, gündüzleri ya güneş kadranı, ya su ya da kum saatiyle ve geceleri de yıldızlara göre ayarlanıyordu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Artık mekanik saatçilik, yani itici ağırlıkların kullanılması gelişiyor ve eski yöntemlerin yerini alıyordu. Saatler değişik perdeli çan sistemleri ve hareketli sahnelen temsil eden süslemeleriyle anıtsal sanat eserleri halini aldı. 1352-1354&#8242;te inşa edilen Strasbourg katedralinin saatinde bir kadran, dişli çark sistemi ve saatte bir gelip Hazreti Meryem heykelinin önünde secde eden ayin alayı heykelcikleri vardı. Frankfurt ve Lund&#8217;un dev saatleri da aynı çağın eserleridir. Olağanüstü bir ustalık isteyen bu zanaatın merkezi, Nurenberg&#8217;di ve ilk özel saatler XIII. yüzyılın sonlarında burada imal edildi. O zamanın saatleri ancak önemli kişilerin sahip olabilecekleri pahalı şeylerdi. Ne var ki, çok geçmeden itici ağırlıkların yerini zembereğin almasıyla saatler hantallıktan kurtulup taşınabilir hale geldiler; böylece daha geniş halk yığınları saat kullanma imkânına kavuştu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Şimdi mekanik saatin icadının uygarlık üzerinde yaptığı paha biçilmez etkilerden söz edelim: Gelişmekte olan sanayinin &#8220;yaklaşık&#8221; saate &#8216;tahammülü&#8217; yoktu. Dakik çalışmak verimliliği her bakımdan artırıyordu. Ayrıca, kutsal hareketlerin dakikliği ancak o zaman daha iyi kavranabilirdi, Bu anlayış insanları, tabiat olaylarının belirli ve şaşmaz nedenlere bağlı oldukları düşüncesine götürdü. &#8220;Determinist&#8221; (gerekirci) akım, yani tabiat yasalarını matematik güçlerin yönettiği kanısı, başka bir deyişle bilimin temeli, bu gözleme dayanır.<br />
<br />
 <br />
<br />
 <br />
<br />
<br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
Wikipedia Bilgisi: İngilizcede saat anlamına gelen &#8220;clock&#8221; kelimesi Latince &#8220;clocca&#8221;dan gelmektedir ve çan anlamındadır. Ancak, daha sonra bu kelime bütün saatleri tanımlamaya başlamıştır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Mekanik saatler için bulunan mekanizma, ağırlığın asılı olduğu ipi ya da zinciri kısa aralıklarla tutan ve bırakan bir vargel düzenidir ve tüm bütün modern saatlerdede aynısı vardır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Tarihi<br />
<br />
Zamanın mekanik olarak ölçülmesi yönündeki ilk adımlar din adamlarından gelmiştir. Keşişler dua etmek için kesin saati bilmek zorundaydılar. İlk mekanik saatler, saati göstermek değil duyurmak üzere yapılmışlardı. Bu saatler birer ağırlığa bağlı olarak çalışıyorlardı ve belirli zaman aralıkları ile gonga vuran tokmaklarla donatılmışlardı. Daha önceki yüzyıllarda, eski saat sistemlerinin sesli birer uyarı vermesini sağlama çabaları olumlu sonuçlanmamıştı. Geçen süreyi ufak taş parçacıkları atarak ya da düdük öttürerek belirten karmaşık mekanizmalar üretilmişti.<br />
<br />
 <br />
<br />
Güneş saati, su saati ve kum saati, değişik şekillerde süreyi göstermek amacına yönelikti. Mekanik saat ise manastır hayatında belli bir mekanik işlevi yerine getirmek, bir çekiç aracılığıyla ses üretmek ve böylece belirli zaman aralıklarını belirtmek amacını gütmekteydi. O dönemlerde saatlerin çan çalması gerektiğine inanılıyordu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Mekanik saatlerin içinde en ünlülerinden olan Giovanni di Dondi&#8217;nin tasarımı, ağırlıkla işleyen mekanizmaya bağlı sarkaç ve sekteli rakkas dişlisinden oluşuyordu ve saatte kadran bulunmuyordu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Gündüz saatlerinin gece saatlerine uymayan saat sistemi, 14. yüzyılda mekanik saatlerin yapılmasına kadar devam etmiştir. Günü eşit saatler halinde bölen ilk saat, Milan&#8217;daki Saint Gottard kilisesi saatidir. Yüzyılın ortasına doğru büyük Avrupa şehirlerinin kulelerinde mekanik saatler görülmeye başlanmış ve gittikçe yayılmıştır. Vargel düzeniyle çalışan bu saatler 300 yıl boyunca devam etmiştir.<br />
<br />
 <br />
<br />
1500&#8217;lerde Nürnberg&#8217;de Peter Heinlein&#8217;ın zembereği bulmasıyla, büyük ağırlıklar kalkarak taşınabilir küçük saatler olanaklı kılınmıştır. İlk saatlerde kadran, akrep ve yelkovan bulunmuyordu. Okuma yazma oranının düşük olması, saatlere insanların bakıp anlayacağı yazılar koymak yerine çan sesleri konmasını gerektiriyordu. Süreyi görsel olarak göstermek için saatlere kadranı ilk olarak kullanan ve 1344&#8217;te 24 dilimlik saati yapan Dondi&#8217;dir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Saat gelişiminde atılan başka bir büyük adım da sarkacın bulunmasıdır. Kilisede papazı dinlerken kürsünün üzerinde sallanan lambanın salınım zamanının sabit olduğunu farkeden Galileo, sarkacın salınım periyodunun, ağırlığına ya da genişliğine değil, uzunluğuna bağlı olduğunu bulmuştur. Galileo, ölümüne yakın, sarkaçla çalışan bir saat tasarlasa da bunu gerçekleştirememiştir. İlk çalışan sarkaçlı saati 1656&#8217;da, Galileo&#8217;nun ölümünden 14 yıl sonra, Alman astronom Christian Huygens yapmıştır. Huygens&#8217;in saati önceleri günde bir dakikadan az hata veriyordu. İlk olarak sağlanan bu hassaslığı, Huygens çalışmalarıyla hatayı günde 10 saniyeye düşürerek, artırmıştır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Sarkacın bulunmasıyla ilk defa olarak saatlere dakika ve saniye kolları eklenmiştir.1670&#8217;lerin ortalarında Huygens&#8217;in balans yayını geliştirmesi taşınabilir saatlerin gerçek bir cep saati haline getirilebilmesini sağlamıştır. Yay mekanizmasının bulunması, zamanın hem karada hem de denizde aynı doğrulukta ölçülebilmesini sağlamıştır. Balans yayının geliştirilmesi ile gittikçe küçülen saatler cepte ya da kolda taşınabilmeye başlamış, ilk ucuz cep saatleri ABD&#8217;de üretilmiş, kol saatleri ise 1890&#8217;larda ortaya çıkmıştır. Başlangıçta sadece kadınların kullandığı kol saatleri I. Dünya Savaşı sırasında erkekler arasında da yaygınlaşmıştır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Zamanı karada ve denizde aynı olarak ölçebilen bu yeni saatlerle zaman birimlerinin hassaslığı sorgulanmaya başlanmıştır. Bir saniyenin uzunluğu neydi? Basit bir hesapla saniye dakikanın 1/60&#8217;ı, dakika saatin 1/60&#8217;ı ve saat te günün 24&#8217;te biri olduğu için bir saniye ortalama güneş gününün 86 400&#8217;de biri olarak ortaya çıkar. 1820&#8217;de zaman aralıkları bu hesaba göre standardize edilmiştir.<br />
<br />
Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir&#8230;]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Mekanik Saat<br />
<br />
(Keşifler ve Buluşlar)<br />
<br />
<br />
<br />
Ve işte ortaçağ sonlarının üçüncü büyük icadı!<br />
<br />
 <br />
<br />
Seine kıyısında Adliye Sarayının kare kulesindeki saati bütün Parisliler tanırlar. Birçok kereler (son olarak 1849&#8242;da) onarılan bu saat, Fransa&#8217;da imal edilen saatlerin ilk örneğidir. X. yüzyıla kadar zamanı bilmenin en pratik yolu, su saatiydi. Suyun sürekli akıtılması esasına dayanan bu araç, zamanla süs kaygısıyla yerleştirilen birtakım mekanizmalarla karmaşık bir hal almıştı. Bunun en tipik örneğinin, 807 yılında Harun Resifin Charlemagne&#8217;a (Şarlman) armağan ettiği &#8220;saat&#8221; olduğu kesindir. Sürekli akan suyun belirli düzeylere gelmesi sonucunda her saat başı bir kapakçık açılmakta ve oradan dökülen bilyeler bir zilin üstüne düşmekteydi. On iki tane olan bu kapacıkların açılıp kapanmalarını birtakım zemberek ve yaylarla hareket edebilen &#8220;otomat&#8221;lar sağlamaktaydı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Su saatinde, millerin ve otomotların suyu sürüklediğini gören biri, bunları sudan başka bir şeyi -sözgelişi antik kum saatlerindeki gibi kumu ya da sicime bağlı bir çakıl parçasını- itemez mi diye kendi kendine sordu. Bu fikir, ancak XIII. yüzyılda, Arşimet&#8217;ten beri iyice unutulmuş dişli çarkların ve tokmaklı zillerin kullanılmaya başlanmasından sonra uygulanmaya konulabildi.<br />
<br />
 <br />
<br />
İtici ağırlıkların düşmesini düzenlemek ve ölçülü hale sokmak için &#8220;karşılaşma çarkı&#8221; kullanılıyordu. O dönemde henüz sarkaç yoktu; bunu daha sonra, XVII. yüzyılda Huygens bulmuştur.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bu makinelerden, daha doğrusu bu en ilkel saatlerden bize kadar gelenlerin en eskileri şunlardır: 1324&#8242;ten önce imal edilen Beauvais&#8217;deki saat ve 1348&#8242;den kalma Douvre&#8217;daki saat&#8230; Birincisinin ne kadranı vardı ne akrebi ne de yelkovanı; yalnız her saat başı çalardı. Kadranlı saatler, XIV. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıktı. 1370&#8242;de Heinrich von Vic adlı Alman&#8217;ın imal ettiği Paris Adliye Sarayındaki saat, daha ilkel başka bir saatin yerine konmuştu. Yalnızca akrebi olan bu saatin, hem durmadan onarılması, hem de kurulması için birinin sürekli yanında beklemesi gerekiyordu. Bu tür saatlerin günde yarım saat geri kalmaları kutlanmaya değer bir başarı sayılıyordu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Saatin kaç olduğu, ortaçağda kimsenin aldırış etmediği bir şeydi. Komşu manastırın saatleri günü yeterince bölümlüyordu. Manastırdakilere gelince, tören saatleri, gündüzleri ya güneş kadranı, ya su ya da kum saatiyle ve geceleri de yıldızlara göre ayarlanıyordu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Artık mekanik saatçilik, yani itici ağırlıkların kullanılması gelişiyor ve eski yöntemlerin yerini alıyordu. Saatler değişik perdeli çan sistemleri ve hareketli sahnelen temsil eden süslemeleriyle anıtsal sanat eserleri halini aldı. 1352-1354&#8242;te inşa edilen Strasbourg katedralinin saatinde bir kadran, dişli çark sistemi ve saatte bir gelip Hazreti Meryem heykelinin önünde secde eden ayin alayı heykelcikleri vardı. Frankfurt ve Lund&#8217;un dev saatleri da aynı çağın eserleridir. Olağanüstü bir ustalık isteyen bu zanaatın merkezi, Nurenberg&#8217;di ve ilk özel saatler XIII. yüzyılın sonlarında burada imal edildi. O zamanın saatleri ancak önemli kişilerin sahip olabilecekleri pahalı şeylerdi. Ne var ki, çok geçmeden itici ağırlıkların yerini zembereğin almasıyla saatler hantallıktan kurtulup taşınabilir hale geldiler; böylece daha geniş halk yığınları saat kullanma imkânına kavuştu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Şimdi mekanik saatin icadının uygarlık üzerinde yaptığı paha biçilmez etkilerden söz edelim: Gelişmekte olan sanayinin &#8220;yaklaşık&#8221; saate &#8216;tahammülü&#8217; yoktu. Dakik çalışmak verimliliği her bakımdan artırıyordu. Ayrıca, kutsal hareketlerin dakikliği ancak o zaman daha iyi kavranabilirdi, Bu anlayış insanları, tabiat olaylarının belirli ve şaşmaz nedenlere bağlı oldukları düşüncesine götürdü. &#8220;Determinist&#8221; (gerekirci) akım, yani tabiat yasalarını matematik güçlerin yönettiği kanısı, başka bir deyişle bilimin temeli, bu gözleme dayanır.<br />
<br />
 <br />
<br />
 <br />
<br />
<br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
Wikipedia Bilgisi: İngilizcede saat anlamına gelen &#8220;clock&#8221; kelimesi Latince &#8220;clocca&#8221;dan gelmektedir ve çan anlamındadır. Ancak, daha sonra bu kelime bütün saatleri tanımlamaya başlamıştır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Mekanik saatler için bulunan mekanizma, ağırlığın asılı olduğu ipi ya da zinciri kısa aralıklarla tutan ve bırakan bir vargel düzenidir ve tüm bütün modern saatlerdede aynısı vardır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Tarihi<br />
<br />
Zamanın mekanik olarak ölçülmesi yönündeki ilk adımlar din adamlarından gelmiştir. Keşişler dua etmek için kesin saati bilmek zorundaydılar. İlk mekanik saatler, saati göstermek değil duyurmak üzere yapılmışlardı. Bu saatler birer ağırlığa bağlı olarak çalışıyorlardı ve belirli zaman aralıkları ile gonga vuran tokmaklarla donatılmışlardı. Daha önceki yüzyıllarda, eski saat sistemlerinin sesli birer uyarı vermesini sağlama çabaları olumlu sonuçlanmamıştı. Geçen süreyi ufak taş parçacıkları atarak ya da düdük öttürerek belirten karmaşık mekanizmalar üretilmişti.<br />
<br />
 <br />
<br />
Güneş saati, su saati ve kum saati, değişik şekillerde süreyi göstermek amacına yönelikti. Mekanik saat ise manastır hayatında belli bir mekanik işlevi yerine getirmek, bir çekiç aracılığıyla ses üretmek ve böylece belirli zaman aralıklarını belirtmek amacını gütmekteydi. O dönemlerde saatlerin çan çalması gerektiğine inanılıyordu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Mekanik saatlerin içinde en ünlülerinden olan Giovanni di Dondi&#8217;nin tasarımı, ağırlıkla işleyen mekanizmaya bağlı sarkaç ve sekteli rakkas dişlisinden oluşuyordu ve saatte kadran bulunmuyordu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Gündüz saatlerinin gece saatlerine uymayan saat sistemi, 14. yüzyılda mekanik saatlerin yapılmasına kadar devam etmiştir. Günü eşit saatler halinde bölen ilk saat, Milan&#8217;daki Saint Gottard kilisesi saatidir. Yüzyılın ortasına doğru büyük Avrupa şehirlerinin kulelerinde mekanik saatler görülmeye başlanmış ve gittikçe yayılmıştır. Vargel düzeniyle çalışan bu saatler 300 yıl boyunca devam etmiştir.<br />
<br />
 <br />
<br />
1500&#8217;lerde Nürnberg&#8217;de Peter Heinlein&#8217;ın zembereği bulmasıyla, büyük ağırlıklar kalkarak taşınabilir küçük saatler olanaklı kılınmıştır. İlk saatlerde kadran, akrep ve yelkovan bulunmuyordu. Okuma yazma oranının düşük olması, saatlere insanların bakıp anlayacağı yazılar koymak yerine çan sesleri konmasını gerektiriyordu. Süreyi görsel olarak göstermek için saatlere kadranı ilk olarak kullanan ve 1344&#8217;te 24 dilimlik saati yapan Dondi&#8217;dir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Saat gelişiminde atılan başka bir büyük adım da sarkacın bulunmasıdır. Kilisede papazı dinlerken kürsünün üzerinde sallanan lambanın salınım zamanının sabit olduğunu farkeden Galileo, sarkacın salınım periyodunun, ağırlığına ya da genişliğine değil, uzunluğuna bağlı olduğunu bulmuştur. Galileo, ölümüne yakın, sarkaçla çalışan bir saat tasarlasa da bunu gerçekleştirememiştir. İlk çalışan sarkaçlı saati 1656&#8217;da, Galileo&#8217;nun ölümünden 14 yıl sonra, Alman astronom Christian Huygens yapmıştır. Huygens&#8217;in saati önceleri günde bir dakikadan az hata veriyordu. İlk olarak sağlanan bu hassaslığı, Huygens çalışmalarıyla hatayı günde 10 saniyeye düşürerek, artırmıştır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Sarkacın bulunmasıyla ilk defa olarak saatlere dakika ve saniye kolları eklenmiştir.1670&#8217;lerin ortalarında Huygens&#8217;in balans yayını geliştirmesi taşınabilir saatlerin gerçek bir cep saati haline getirilebilmesini sağlamıştır. Yay mekanizmasının bulunması, zamanın hem karada hem de denizde aynı doğrulukta ölçülebilmesini sağlamıştır. Balans yayının geliştirilmesi ile gittikçe küçülen saatler cepte ya da kolda taşınabilmeye başlamış, ilk ucuz cep saatleri ABD&#8217;de üretilmiş, kol saatleri ise 1890&#8217;larda ortaya çıkmıştır. Başlangıçta sadece kadınların kullandığı kol saatleri I. Dünya Savaşı sırasında erkekler arasında da yaygınlaşmıştır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Zamanı karada ve denizde aynı olarak ölçebilen bu yeni saatlerle zaman birimlerinin hassaslığı sorgulanmaya başlanmıştır. Bir saniyenin uzunluğu neydi? Basit bir hesapla saniye dakikanın 1/60&#8217;ı, dakika saatin 1/60&#8217;ı ve saat te günün 24&#8217;te biri olduğu için bir saniye ortalama güneş gününün 86 400&#8217;de biri olarak ortaya çıkar. 1820&#8217;de zaman aralıkları bu hesaba göre standardize edilmiştir.<br />
<br />
Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir&#8230;]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kağıt ve Basım]]></title>
			<link>http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=941</link>
			<pubDate>Thu, 30 Apr 2009 02:31:23 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=941</guid>
			<description><![CDATA[Kağıt ve Basım<br />
<br />
(Keşifler ve Buluşlar)<br />
<br />
<br />
Ortaçağ, tekniğin doğuş çağıdır: Doğum uzun, güç ve acılı olmakla birlikte, sonları yaklaştıkça gelecek çağların uygarlığının temelini kuracak, en önemli üç icadın gerçekleştirildiğini görüyoruz. Bunlar, ortaçağın uygarlığa başlıca katkıları ve önemli çıkış noktaları olmuştur. Bu noktalardan yapılan üç atılım, toplumu modern çağın eşiğine getirivermiştir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bu icatlardan birincisi, baskı dır. Gutenberg&#8217;den önce hazırlanmış bir kitaba bakarsak bu icadın önemini daha iyi kavrayabiliriz: Madenden, deriden ya da tahtadan yapılma iki levhanın arasına sıkıştırılmış kocaman bir şey&#8230; İçinde, papazların aylarca çalışarak, büyük bir sabır ve sanatla meydana getirdikleri bir teoloji ya da metafizik eserinin kopyası var. Görülüyor ki, kitap, o çağlarda pahalı bir lüks eşyasıdır. En büyük kitaplıklarda bile birkaç yüzden fazlasını bulmak imkânsızdır. Bunlardan birini Tıp Fakültesinden ödünç almak isteyen Kral XI. Louis bile gümüşlerini rehin bırakmak zorunda kalmıştı. <br />
<br />
 <br />
<br />
XIV. yüzyılın sonlarında, ansızın ortaya &#8220;Kylographie&#8221;ler çıkıverdi. Bunlar, üzerlerine desenler oyulmuş tahtadan levhalardır ve bu desenlerden birçok sayıda basılabilmektedir. Kaynağı ta uzaklarda, Çin&#8217;de olan, bu oyma desenli basma resimlerin bazıları 947 yılından günümüze kadar kalmıştır. Konu, titizlikle düzleştirilmiş bir levhaya işleniyor; sonra desen ya da yazının çevresindeki tahta çelik kalemle oyuluyor ve geriye kalan kabartma kısımlar iyice mürekkeplenip kağıda basılıyordu.<br />
<br />
 <br />
<br />
&#8216;Bu tekniği Avrupa&#8217;ya getirenlerin Türkler ya da Ruslar olduğu sanılıyor. XV. yüzyılın başlarında, iyice yaygınlaşan bu yöntemle bir yandan kutsal resimlerin bolca dağılması sağlanırken öte yandan da oyun kâğıtları basılıyordu. Oyun kâğıtlarının kaynağı Hindistan olsa gerektir; bunlar, Avrupa&#8217;da görünür görünmez kumarbaz kitlesini hemen sarmıştı. Bunlar, tahta gravürlerle basımı sayesinde bollaşırca, fiyatları da büyük ölçüde düştü. Zamanla bu kâğıtların tek levhayla değil de, biri resmi, öteki yanındaki yazıları taşıyan iki levha kullanılarak basılması düşünüldü. Sonra yazıların satırlara, daha sonra da harflere bölünmesi akıl edildi. Bütün bu olgular zincirleme olarak birbirini izler yani birinden ötekine kolay geçilir sanılmamak; çünkü sadece hurufatı (basım harflerini) icat etmek yetmez, bunları çabuk basmayı sağlayacak sistemi de kurmak gerekir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Baskının temel bulgusu olan hurufatın 1423&#8242;te gerçekleştirildiği, mucidinin de kilise adamlarından ve çağının en önemli &#8220;kylografi&#8221; basımevlerinden birinin sahibi Coster (1370-1440) olduğu sanılıyor. Tahtaya harfleri ilk oyan ve bunları kelimeler ve cümleler yapmak üzere bitiştiren de Coster olsa gerektir. 1440&#8242;dan çok önce bu yolla birçok kitaplarla Donatus&#8217;un &#8220;Latin Grameri&#8221;ni dizmiş ve basmıştır. Sanıldığına göre, gelecek kuşakların Gutenberg adiyle tanıyacakları Jean Gensfleich da onun çırakları arasındaydı. 1400&#8242;de Mayence&#8217;de doğan ve bir yargıcın oğlu olan Gutenberg, ailesinin yoksul düşmesi üzerine bir zanaata girmek zorunda kalınca kuyumculuğu seçmişti. Ama kısa süre sonra politikaya fazlaca karıştığından, ülkesinden ayrılmak zorunda kaldı. Bir ara Coster&#8217;in yanında çalışmış olduğu ve baskının toplum hayatında büyük bir devrim açacağını, o çağlarda sezdiği, kuşku götürmez.<br />
<br />
 <br />
<br />
Gutenberg&#8217;i 1443-1444 yılları arasında Strasbourg&#8217;da görüyoruz. Harfleri tahtadan değil, dökümle meydana getiriyor; bir yandan da ketenyağı ve is karasıyla ilk baskı örneklerini hazırlıyordu. 1448&#8242;de, icadından yararlanmak ve para kazanmak üzere Mayence&#8217;e döndü. İki yıl sonra, zengin bir burjuvadan gerekli para yardımını sağlayarak Pierre Schaeffer&#8217;le birlikte işe koyuldu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Böylece baskı tekniği doğmuş oluyordu. Mayence&#8217;deki küçük atölyede kurşun ve antimon bileşimi kullanılmaktaydı. Bundan böyle de dünyanın bütün dökümcüleri hurufat imalinde bu bileşimi kullanacaklardır. O dönemde el presiyle sayfanın iki yanına birden basılıyordu. Mizanpaj yönünden de belirli bir ilerleme görülmüştü.<br />
<br />
 <br />
<br />
Uzman tarihçiler, Gutenberg&#8217;in ilk bastığı eserin bir astronomi takvimi olduğunu kabul ederler (1447). Bastıklarının en tanınmışı, yalnız on iki tanesi günümüze kadar gelen, iki sütun 36 satır ve 1282 sayfalık &#8220;İncil&#8221;dir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Gutenberg, 1467 ya da 1468&#8242;de öldüğünde, icadı baş döndürücü bir hızla yayılmaktaydı. Önce İtalya&#8217;yı fethetti; 1464&#8242;de Roma yakınındaki Subiaco&#8217;da; 1470&#8242;de de Roma&#8217;da ilk basımevleri kuruldu. 1469&#8242;da onu Paris&#8217;le Fransa izledi. Budapeşte ilk basımevine 1473&#8242;te, Oxford 1479&#8242;da kavuştular. Yüzyılın sonlarına doğru sayısız Avrupa şehirlerindeki atölyelerde her boyutta sayısız &#8220;İncil&#8221; basılmaktaydı.<br />
<br />
 <br />
<br />
İcat, tanıtılmış, kabul ettirilmişti; iş, bunu mükemmelleştirmeye kalıyordu. Büyük basımcılar sırayla sahneye girmeye başladılar: 1490&#8242;da Aide Manuce, Venedik&#8217;te 1504&#8242;te Henri Estienne, Paris&#8217;te; 1555&#8242;te Christophe Plantin Anvers&#8217;de; 1587&#8242;de Louis Elzevir, Leyde&#8217;de&#8230; Ancak Gutenberg&#8217;in kullandığı &#8220;gotik&#8221; harfler yerine 1464&#8242;te &#8220;romen&#8221; harfleri; 1500&#8242;de de &#8220;italik&#8221;ler kullanılmaya başlandı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bu büyük icadın paha biçilmez sonuçlarını sayıp dökmeye gerek var mı? İlk ağızda felsefe eserleri ve kutsal kitaplar yayımlanmış; ucuzluğu ve küçük hacmi yüzünden herkesin kitap sahibi olabilmesi, böylece her düzeyde ve zekâda insanın okuyabilmesi, eleştirebilmesi sağlanmıştı. Bu, insanı doruğa yükseltme amacını güden kendine özgü bir uygarlığın hareket noktası oldu. <br />
<br />
 <br />
<br />
 <br />
<br />
<br />
<br />
 <br />
<br />
KÂĞIT <br />
<br />
 <br />
<br />
Basım tekniği, cahillikle mücadelede ve uygarlık yolunda ilerlemede eşsiz bir silah oldu. Gutenberg&#8217;den kırk yıl sonra, Nurenberg&#8217;de yirmi dört preslik, yüz işçinin ve ayrıca &#8216;musahhih&#8217;lerle ciltçilerin çalıştığı bir basımevi kuruldu. Ancak, yeterli miktarda kâğıtla desteklenmemiş olsaydı, bu basımevi kurulamaz ya da devam edemezdi.<br />
<br />
 <br />
<br />
Az önce sözünü ettiğimiz ikinci büyük ilerleme, &#8220;kâğıt&#8221; tır. Kâğıt da Çin&#8217;den geliyordu ve yeni bir icat değildi.<br />
<br />
 <br />
<br />
Eskilerin yazı gereci olarak değişik maddeler denemiş olduklarını biliyoruz. Mısırlılar &#8220;Papirüs&#8221; adını verdikleri bir tür kamışın gövdesini kurdele gibi kesmişler; bunları bizim kontrplakları yapıştırdığımız gibi yapıştırarak uzun bantlar meydana getirmişler ve üzerlerine hiyeroglif (resim yazısı) yazmışlardı. Mezopotamyalılar da, kil tabletlerden yararlanırlar, bunların üzerine çivi yazısı yazarlardı. Çinliler, yazıya önce tahta levhaları oyarak başladılarsa da giderek kalemi bırakıp fırçayı tercih ettiler. Sonra, sanatçılara özgü bir incelikle ipekli kumaşlar üzerine &#8220;ideogram&#8221;lar (bir fikri harflerle değil resim ya da o düşünceyle ilgili işaretlerle yazma sistemi, ideograf: Bu resim ya da işaretlerden, biri.) çizmeye başladılar.<br />
<br />
 <br />
<br />
Çinlileri yazmak için başka bir madde aramaya yönelten, kullandıkları maddenin çok pahalı oluşuydu her halde. Öte yandan Uzak Doğu keçenin de vatanıdır ve keçe yapımı kumaştan önce başlamıştır, öyle ki, üstünde fırçayla yazı yazılmasına elverişli bir çeşit keçe imal etmeyi düşünmelerine şaşmamak gerekir. Görevine &#8220;Tarım Bakanlığı&#8221; diyebileceğimiz Tsay-Lun, 105 yılında bu alandaki araştırmalar&#8221; geniş çapta destekledi. İpek kalıntılarını lime lime ettirip suda bıraktırdı. Böylece, bir tür hamur elde edildi. Sonra bu sulu hamur, sepetten yapılmış bir kalburun içine konulup süzüldü. Kalburda kalan lifli madde, kâğıttı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Tsay-Lun çalışmaları sürdürdü ve daha ucuz bir hammadde, sözgelişi bambu ya da incir ağacı denenmeye başlandı; kalbur da geliştirildi. Denemelerin gizli tutulması emredilmiş olmakla birlikte, bu teknik kısa sürede duyuldu. Bunun üzerine 751&#8242;de Çinli kâğıt işçileri tutuklanıp Semerkant&#8217;a sürgün edilince, orada hammaddesi keten ya da kenevir olan kâğıt imal etmeye başladılar. Bir çeyrek yüzyıl sonra, kâğıt tekniğinin sırrı Bağdat&#8217;ın, sonra da Şam&#8217;ın yolunu tuttu ve buralarda da kâğıt fabrikaları kuruldu. Araplar yoluyla yayılarak Fas&#8217;a ve 1145&#8242;te İspanya&#8217;ya vardı. Fransa&#8217;da ilk &#8220;kâğıt değirmeni&#8221; 1190&#8242;da Herault&#8217;da dönmeye başladı. Bunu ırmak boylarında (Auvergne, Troyes, Floransa) başka değirmenler izledi.<br />
<br />
 <br />
<br />
Avrupalılar, bu alanda büyük yenilikler getirdiler. Hamurlarını tahtadan değil, keten ve pamuklu kumaşları parça parça ederek elde ediyorlardı. Yazılarını fırçayla değil, kaz tüyüyle yazdıklarından, elde edilen kâğıdı -direncini çoğaltmak için- jelatine batırıyorlardı. Bir direnç sayesinde, Gutenberg maden hurufat pres kullanabilmişti.<br />
<br />
 <br />
<br />
Tabii kâğıt, hayvan derisinden yapılan ve çok pahalı olan parşömeni (bu kelime Bergama şehrinin adından gelmektedir. &#8220;Tirşe&#8221;de denilir. Bugünkü &#8220;parşömen kâğıdı&#8221; ile karıştırılmamalıdır.) hemen gözden düşürdü. Yeni sanayi, basımın yaygınlaşmasıyla ilerledi. Hem öylesine ilerledi ki, kısa zaman sonra hammadde sıkıntısı çekilmeye başlandı. Yün işe yaramadığından, mısır kutnusuna (öbür adı &#8220;dimi&#8221;. Sıkı dokunmuş bir çeşit pamuk bez.) başvurmak gerekti. Ancak öte yandan halkın bir kısmı zenginleştiğinden, çamaşır ihtiyacı da artmış; bu yüzden pamuklu kumaşta da büyük imalât artışı olmuştu. Moda, bilimin yaygınlaşmasına hizmet ediyordu&#8230;<br />
<br />
 <br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
Wikipedia Bilgisi: Kâğıt, hamur haline getirilmiş, çeşitli nebati (bitkisel) maddelerden yapılan, üzerine yazı yazılan, ince, kuru yaprak. İnce bitki liflerinin keçeleşmesi ile meydana gelen bugünkü kağıdın ilk olarak M.S. 1. yüzyılda Çin&#8217;de yapıldığı sanılmaktadır.<br />
<br />
 <br />
<br />
İnsanoğlunun hayatının bir parçası olan yazı, daha önceleri, düz konik, taş ve ağaç gövdeleri ile killi topraktan yapılmış yazı levhaları üzerine yazılmaktaydı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Kağıdın Tarihçesi<br />
<br />
Aslında M.Ö. 4000 yıllarında Mısır&#8217;da bulunan Cyperius (papirüs) denilen bitkinin sapı uygun boyutlarda kesilip bir tahta üzerine dizilip, sulu vaziyette tokmaklanarak bir çeşit kağıt üretilmekdeydi. Yapılışı ve özelliği bakımından bugünkü kağıttan farklı olmakla beraber, kağıt ismi bu papirüs kağıdından kalmıştır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Papirüsle beraber, çeşitli hayvan derilerinden yapılan pergament (parşumen) kağıdı da tarih boyunca kullanılmıştır. Parşumen, bugün bile kullanılan, yazı yazmaya ve resim yapmaya çok elverişli, uzun ömürlü bir kağıt çeşididir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Kağıt, ilim ve kültürün yayılıp gelişmesinde çok büyük bir rol oynamıştır.ve ilk para mantığının birşeyler satın alma, değiş tokuş gibi parasal şeylerin başlangıcı olmustur.. Yazma, taşıma ve muhafazasındaki kolaylıklar, herhangi bir yerdeki ilim ve bilginin çok kısa bir zamanda dünyanın her tarafına kolayca yayılmasını temin etmiş, böylece bugünkü medeniyete ulaşılmasının başlıca vasıtalarından birisi olmuştur. Bugünkü dünyada kağıt, en başta gelen sanayi mamüllerinden biridir ve günlük hayatta en çok ihtiyaç duyulan maddelerden biridir. İlmi çalışmalar, eğitim ve öğretim müesseseleri, her türlü basın, yayın faaliyetlerinin yanısıra para basımında, ambalaj işlerinde, mutfakta ve daha pekçok yerde kağıt kullanılmaktadır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Eskiden kağıt üretimi az yapıldığı için, dünyanın her yerinde kıymetli tutulurdu. Sonradan üretimin bollaşması ve yaygınlaşması ile eski itibarını kaybetti. Ancak son yıllarda kağıt yapımında kullanılan hammaddenin tükenmeye yüz tutması, artan maliyetler ve diğer sebeplerle günden güne kıymetlenmektedir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Kağıdın kimin tarafından bulunduğu bugün kesin bilinmemektedir. Ancak bugünkü kağıt hamuru ile elde edilen kağıdın ilk modeli milattan sonra 105&#8242;te Çin&#8217;de Ts&#8217;ai Lun adında bir saray görevlisi tarafından yapıldığı kabul edilmektedir. Ts&#8217;ai Lun Ağaç kabukları, bez parçaları ve diğer lifli malzemeleri özlü ve yumuşak bir hamur haline gelinceye kadar dövüp, elde ettiği hamuru geniş bir tekne içinde suyla karıştırarak ilk mekanik odun hamurunu elde etti. Daha sonra gözenekli bir kalıbı, hamurun içine daldırılıp yukarıya kaldırıldığında, su gözeneklerden süzülerek aşağıya akıyor, kalıbın yüzeyinde lifli bir tabaka kalıyordu. Bu tabaka kalıp üzerinden alınıp kurutulduğunda ve üzeinden el yapımı silindirlerle ilkel kalenderlemeden sonra kullanıma hazır hale geliyordu.Keşfinden bugüne kadar 2000 yıl geçmiştir. Orta Asya&#8217;da yapılan araştırma ve kazılarda, üçüncü ve yedinci yüzyıllar arasında kullanılan kağıtların dut ağacı kabukları, kendir, kenevir ve pamuktan yapılmış olduğu anlaşılmıştır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Kağıt, Çin&#8217;den, Orta Asya&#8217;ya oradan da İran&#8217;a geçti. 751 senesinde yapılan Talas Meydan Muharebesinden sonra, Çin&#8217;den alınan esirlerden kağıt yapımı öğrenildi. Çin&#8217;in dışında ilk defa Semerkand&#8217;da kağıt yapım merkezi kuruldu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Yakın Doğuda ilk defa Abbasi hükümdarı Harun Reşid zamanında 754 senesinde Bağdat&#8217;ta kurulmuştur. Batı alemi ise Müslümanlardan 400 yıl gibi uzun bir zaman sonra yine Müslümanlar sayesinde kağıdın varlığından haberdar oldular. Bundan sonra Şam, Trablusşam, Yergen ve Mısır&#8217;da kağıt fabrikaları kurulmuştur.<br />
<br />
 <br />
<br />
Kuzey Afrika&#8217;nın Müslümanlar tarafından fethedilmesi ve daha sonra İspanya&#8217;ya geçilmesi üzerine, kağıt fabrikaları da oraya taşınmıştır. Müslümanlar tarafından kurulması ve Avrupa&#8217;nın ilk kağıt fabrikası olması bakımından bu fabrikalar çok önemlidir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Böylece Çin&#8217;de binlerce yıl önce imalatına başlanan kağıt, zamanla daha yeni metodlarla üretilmiş ve 18. yüzyılda Fransa&#8217;da ilk defa kağıt makinası yapılmıştır. Kağıt makinalarında da sürekli olarak teknolojik gelişmelere paralel olarak değişiklikler olmuş ve bugünkü çok motorlu tahrik sistemli, Hamurun kesafet (yoğunluk), sıcaklık, pH, gramaj ve rutubet gibi özelliklerini kontrol altında tutabilen otomatik kağıt makinaları ortaya çıkmıştır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Türkiye&#8217;de kâğıt üretimi<br />
<br />
Türkiye&#8217;de de dünyadaki gelişmelere paralel olarak kağıt sanayii sürekli bir ilerleme göstermiştir. Osmanlılar, kağıt ihtiyaçlarını doğudan temin ediyorlardı. Evliya Çelebi&#8217;nin Seyahatname adlı eserinden,İstanbul&#8217;da Bizans&#8217;tan kalma bir kağıt fabrikasının, Kağıthane semtinde bulunduğu öğrenilmiştir. Üçüncü Sultan Selim Han zamanında, küçük de olsa bir kağıt fabrikası yapılmış, fakat daha sonra üretimin çok pahalıya mal olması sebebiyle fabrika kapatılmıştır.<br />
<br />
 <br />
<br />
İlk kağıt fabrikası 1744 yılında Yalova&#8217;da kurulmuştur. İbrahim Müteferrika tarafından ilk Türk matbaasının kurulmasıyla artan kağıt ihtiyacını temin etmek için, Yalova&#8217;da kağıt fabrikasının yapılmasına karar verildi. Bu fabrikada birçok cins kağıt imal edildi. Sultan Birinci Mahmud Han bu fabrikadan çok memnun oldu. Kur&#8217;an-ı kerim ve diğer İslami kitapları çoğaltmak gayesiyle başka kağıt fabrikalarının da yapılmasını istedi. Fakat su azlığı, su yollarının bozulması ve Avrupa kağıtlarının rekabeti yüzünden, Yalova Kağıt Fabrikası kapandı. Osmanlı Devleti zamanında kurulan uzun ömürlü fabrika Beykoz Kağıt Fabrikasıdır. 1804&#8242;te hizmete açılan bu kağıt fabrikasında İngiliz ve Flemenk kağıtları kalitesinde kağıt yapmak istenmiştir. Bilahare dışarıdan kağıt getirmek daha ekonomik olmuş, yabancı devletler kağıtlarını maliyetin altında, zararına Türkiye&#8217;ye satmak suretiyle kağıt sanayisi baltalamışlardır. Neticede Beykoz Fabrikası da kapanmıştır.<br />
<br />
 <br />
<br />
İzmir Kağıt Fabrikasının temeli ise 1844&#8242;te atıldı. Fabrikanın buhar kuvvetiyle çalıştırılması kararlaştırılmıştı. Bu fabrika bir süre devletin kağıt ihtiyacını karşılayabilmiştir. Yine Avrupa&#8217;nın çeşitli oyunları neticesinde kapanmaya mahkum olmuştur.<br />
<br />
 <br />
<br />
Hamidiye Kâğıt Fabrikası, Osmanlı Devleti döneminde kurulan son kağıt fabrikamızdır. Sultan İkinci Abdülhamid Han, Hamidiye Kağıt Fabrikasını kurmakla Serkarın Osman Beyi vazifelendirmiştir. Fabrikanın yeri olarak Beykoz&#8217;da, Kır Mevkii ve Hünkar İskelesi seçilmiştir. Osman Beyin oğlu Ali Cevat Beyin 42 dönümlük yeri de satın alınarak genişletilmiştir. Bu fabrika İstanbul ve Londra&#8217;da şubeleri olan Hamidiye Kağıt Fabrikası veya Ottoman Paper Manifacturing Company Limited adıyla kurulan şirket tarafından idare ediliyordu. Şirketin çıkardığı hisse senetleri satılmadı. Masson Scott firması bir müddet bu fabrikayı çalıştırdı. Şirket (Hamidiye Kağıt Fabrikası), borcunu ödemeyince mahkeme kararıyla Masson Scott firmasına devredildi. Bilhahare bu firma da 1912 yılında hisse senetlerini satışa çıkardı. Hamidiye, şirketi tekrar satın aldı. Fakat o sırada Birinci Dünya Savaşı çıkınca İngiliz personeli memleketine döndü. Osmanlı Devletinin savaştan yenik çıkması üzerine galip devletler kağıt fabrikasını dağıttılar.<br />
<br />
 <br />
<br />
Cumhuriyet döneminde ilk kâğıt fabrikaları<br />
<br />
Cumhuriyet döneminde ilk kâğıt fabrikasının temeli İzmit&#8217;te 14 Ağustos 1934&#8242;te atıldı ve fabrika 1936 yılında işletmeye açıldı. Bu fabrikaya 1944 yılında ikinci kağıt selüloz fabrikası, 1945&#8242;te Klor Alkali Fabrikası ilave edildi. 1954&#8242;te de üçüncü kağıt fabrikası kuruldu. 1957&#8242;den sonra eski makineler değiştirildi. 1960 yılında dördüncü, 1961&#8242;de beşinci kağıt fabrikası kuruldu. 1955 senesine kadar Sümerbank Kağıt ve Karton Fabrikası ismi ile çalıştıktan sonra İzmit Selüloz Sanayii Müessesesi adı verildi. Bilahare, 1955&#8242;te çıkarılan bir kanunla Sümerbank&#8217;tan ayrılıp Türkiye Selüloz ve Kağıt Fabrikaları İşletmesi Genel Müdürlüğü (SEKA) adı ile iktisadi bir devlet kuruluşu oldu.<br />
<br />
 <br />
<br />
SEKA<br />
<br />
İzmit&#8217;te SEKA&#8217;ya bağlı yedi kağıt ve karton fabrikasının yanısıra, Mekanik Odun Hamuru Tesisleri, Oluklu Mukavva, Odun Selülozu Fabrikası, Saman Selülozu Fabrikası, Klor Alkali Fabrikası, kuvvet santralı, su tesisleri ve atölyeler vardır.<br />
<br />
 <br />
<br />
SEKA&#8217;nın Zonguldak-Çaycuma kuruluşu 1970&#8242;te işletmeye açılmıştır. Burada kraft selülozu, kraft kağıdı ve yarı kimyevi selüloz imal edilmektedir. Giresun-Aksu&#8217;daki mekanik odun hamuru ve gazete kağıdı tesisi ile 1971&#8242;de açılan Muğla-Dalaman&#8217;daki tesisler de SEKA&#8217;ya bağlıdır. Dalaman&#8217;daki tesiste sülfat ve viskoz selülozu, tabii kağıt ve karton imal edilmektedir.<br />
<br />
 <br />
<br />
SEKA&#8217;ya bağlı diğer tesis ve müesseseler de 1975&#8242;ten sonra hizmete açılan Afyon Beyaz Saman Selülozu Tesisi, Balıkesir Selüloz Kağıt Tesisleri. Antalya Kraft Selülozu ve Kraft Kağıdı Tesisleri, Akdeniz (İçel), Kastamonu, Bolu müesseseleridir. 1936 yılında 10.000 ton olan kağıt üretimimiz, 1992 yılında 932.000 tona ulaşmıştır. Bu miktarın yarısını SEKA üretmekte, diğer yarısını da özel sektör üretmektedir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Kâğıt çeşitleri<br />
<br />
Hayatın her safhasında çok çeşitli maksatlarla kullanılan kağıt, ağırlığına (gramajına), kullanılan hamurun cinsine, dolayısıyle yırtılma ve patlama mukavemetine ve buna benzer diğer özelliklerine göre çeşitli sınıflara ayrılabilir. Fakat genel hatları ile şu şekilde tasnif etmek mümkündür:<br />
<br />
 <br />
<br />
1. Yazı tabı kâğıtları (1, 2 ve 3. hamur kâğıtlar, ofset kâğıdı, aydınger kâğıdı vb.),<br />
2. Sargılık kâğıtlar,<br />
3. Kraft torba veya çimento torba kâğıdı,<br />
4. Temizlik kâğıtları ve hijyenik kâğıtlar,<br />
5. İnce özel kâğıtlar (sigara kâğıdı vb.),<br />
6. Oluklu mukavva kâğıtları (kraft yüzey kağıdı, atık kağıt yüzey kağıdı, oluklu katı kağıdı),<br />
7. Kartonlar.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bir başka sınıflandırma ise:<br />
<br />
 <br />
<br />
1. Kültürel kâğıtlar,<br />
2. Endüstriyel kâğıtlar şeklinde olabilir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Kâğıdın hammaddesi<br />
<br />
Kâğıdın ana hammaddesi odundur. Kâğıtlık odun, mobilya vs. üretiminde kullanılan odundan düşük, yakacak olarak kullanılan odundan daha yüksek kalite seviyesindedir. Bu odun da, ya iğne yapraklı (çam vb. yumuşak) ağaçlardan veya yapraklı (meşe vb. sert) ağaçlardan elde edilir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Aslında memleketin orman kaynaklarının tüketiminde kağıt sanayii, orman ürünleri sanayii ve yakacaktan sonra üçüncü sırayı işgal etmekle beraber, ormanın yetişmesinin çok zaman alması dikkate alınırsa, sadece kağıt sanayii bile, ormancılığa gereken önem verilmezse, bir memleketin orman kaynaklarını kısa zamanda tüketebilecektir. Bundan dolayı bütün dünyada kağıt sanayii, odun dışındaki kaynaklara her geçen gün daha süratle yönelmektedir. Bunlar arasında yıllık bitkiler olarak bilinen saman, kamış, kendir-kenevir ile tütün, ayçiçeği vb. bitkilerin sapları sayılabilir. Çok çeşitli olan bu bitkiler arasından şimdiye kadar sadece saman, kamış ve kendir ekonomik kullanım seviyesine erişebilmişlerdir. Genellikle diğerlerinin toplanması ve stoklanması ekonomik gözükmemektedir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Kâğıtların geri dönüşümü<br />
<br />
Diğer önemli bir hammadde eski kağıttır. Eski ve atık kağıtlar, ucuz bir hammadde olarak görünmekteyse de kullanılan baskı mürekkebi ve kağıdın yapısına bağlı olarak mürekkep çıkarma işlemi, özellikle yazı tabı kağıtları yapımında en önemli problemi teşkil etmektedir. Bu kabil eski kağıttan, mürekkebi çıkarılmadan, halen yaygın şekilde kullanılan gri karton üretimi yapılmaktadır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Yardımcı hammaddeler<br />
<br />
Bunlar dolgu maddeleri, boyar maddeler ve kağıdı yapıştırıcı maddeler olarak üç bölümde mütalaa edilebilir:<br />
<br />
 <br />
<br />
Dolgu maddeleri, liflerden meydana gelen ve girintili çıkıntılı bir durumda olan kağıt yüzeyine lifler arasındaki boşlukları doldurarak, daha düzgün bir şekil vermek maksadıyla kullanılır. Bunun yanında mürekkebin dağılmasını önleyerek, daha iyi emilmesini sağlar. Kağıdın parlaklığını arttırır. Kağıdın yumuşaklığını da olumlu yönde etkiler.<br />
<br />
 <br />
<br />
Diğer yandan lifler arası bağlantıyı zayıflattıklarından kağıdın kopma, yırtılma, çift katlama ve patlama direncini zayıflatırlar. Kağıt makinasına hamur verilirken, eleğin üzerinden akan hamurun üst tarafında daha çok tutunduklarından, kağıtta iki yüzlülük meydana getirebilirler. Kağıdın yapışmasına menfi tesirleri vardır. Kağıt üzerinde zayıf tutunmaları halinde silme sırasında leke ve kirlenmeye, yıpranmaya sebeb olurlar.<br />
<br />
 <br />
<br />
Fazla oranda kullanılmaları işletmeci açısından kağıdın maliyetini düşürücü bir unsur olarak görülebilirse de, sayılan mahzurları da dikkate alınarak ancak belirli bir oranda dolgu maddesi kağıt hamuruna ilave olunabilir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Baryum sülfat, kalsiyum sülfat (CaSO4) vb. dolgu maddeleri içinde daha çok yaygın olarak kaolen (bir çeşit kil) kullanılmaktadır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Kağıda istenen rengin verilebilmesi için yeterli miktarda boyar madde (sentetik boyalar veya pigmentler) kullanılır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Çeşitli kağıtların (özellikle baskı, para ve harita kağıtları gibi) su ve mürekkep gibi sıvı maddelere karşı dayanıklı olmaları istenir. Bu maksatla kağıdın iç yapıştırmasını sağlamak için kağıt hamuruna, lifler süspanse haldeyken, önce belli oranda kolofan ilave edilir. Daha sonra kolofanın lifler üzerinde çökmesini sağlamak için şap katılır. Çam ağaçlarından elde edilen reçine, % 80 oranında kolofan ihtiva etmektedir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Kâğıt yapımı<br />
<br />
Kağıt imalatı yapan fabrikaları; kağıt hamuru fabrikaları -bugün selüloz fabrikaları olarak bilinmektedir ve kağıt fabrikaları olarak ikiye ayırmak mümkündür. Ancak bugün kağıt fabrikaları hem kağıt hem de hamur üretimi yapan entegre tesisler olarak kurulmaktadır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Hamur üretim bölümünde çeşitli metodlarla sözkonusu hammaddelerden kağıt hamuru üretilir. Üretilen hamur ya sulu halde uygun karışımlar ile doğrudan doğruya kağıt makinasına verilir veya suyu alınarak yoğunlaştırılmış halde stoklanır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Başlıca kağıt hamuru (selüloz) üretim yöntemleri<br />
<br />
 <br />
<br />
Mekanik hamur<br />
<br />
Genellikle meşe gibi bazı yapraklı ağaçların dışında ağaçlar 1-1,5 m boylarda kesilerek, gerekiyorsa nemlendirildikten sonra, taşlı liflendirici denilen bir makinada liflerine ayrılarak lif su karışımı süspansiyonu elde edilir. Kirlilik yaratacak maddeleri ve büyü kıymıkları ayırmak için muhtelif eleklerden geçirildikten sonra, kağıt makinası hamur hazırlama kısmına veya kesafeti arttırılarak özel havuzlarda depolanır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Tomrukların makinaya verildiği bölmelerine göre, zinciri veya pistonlu olarak ayrılabilir. Pistonlular ise kendi içinde tek cepli ve çok cepli gibi tasarımları mevcut. Tomruk, basınç uygulanarak dönen bir taşa bastırılır, yaklaşık 1,5 m çapı olan taş suni taştır.<br />
<br />
 <br />
<br />
İşlem çok basit olmakla beraber, çıkan hamurun kalitesini kontrol altında tutma zorluğu, işlemin en büyük dezavantajını teşkil etmektedir. Bir ton mekanik hamur üretebilmek için 2,33 m³ kabuğu soyulmuş oduna (verim %98), 10-15 m³ temiz suya ve 800-1500 kWh elektrik enerjisine ihtiyaç vardır. Ayrıca bu hamurla her tür kağıdı üretmek mümkün değildir. Daha çok rengin ve fiziksel direncin daha az önemli olduğu ve hacimliliğin önemli olduğu kağıt türlerinin yapımında kullanılmaktadır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Rafinör mekanik hamuru<br />
<br />
Bu yöntemde de kimyasal madde kullanılmaz, ağaç yongaları diskli rafinörlerde liflerine ayırarak, hamur üretimi yapılmaktadır. Odun, ya tomruk halinde fabrikaya gelmekte ve yongalanmakta veya yongalanmış veya kereste fabrikalarının talaşı olarak gelmekte ve rafinörlere verilmekte.<br />
<br />
 <br />
<br />
Hamurun kalitesi taş mekanik hamurdan daha iyi (% 50-% 100) olmakla beraber bu üstünlük % 50 daha fazla elektrik enerjisi harcanarak sağlanır (ton başına 1200-2200 kWh). Buna karşılık, testere talaşı gibi çok daha ucuz odun hammaddesi kullanılabilmektedir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Termomekanik hamur<br />
<br />
Rafinör mekanik hamur usulünden farklı olarak odun yongalarının rafinöre girmeden önce buharla ön işlem uygulayarak yumuşatılmasıdır. Bundan dolayı liflendirme işleminde lifler daha az hasar görerek daha iyi nitelikte bir hamur elde edilebilir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Kimyasal hamur (selüloz)<br />
<br />
Yarı kimyasal hamur üretim yöntemleri olmakla bereber birçok kimyasal hamur üretim yöntemi bulunmaktadır. Bunlardan en yaygın olarak kullanılan sülfat (kraft) yöntemidir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Sülfat işleminde hazırlanan her türlü yonga esas olarak alkali ve sodyum sülfit çözeltisi içerisinde 160-170°C&#8217;de 2-3 saat pişirilir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Çözelti tekrar kullanılmak üzere kurulan geri kazanma üniteleri ile geri kazanılır. İşlem güçlü hamur üretimi için uygun ise de yeterli teknoloji seviyesinde olmayan ve kimyasal madde tedarikinde güçlükleri bulunan memleketlerde problemler çıkarmaktadır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Gazete kağıtları % 100 oranında mekanik rafinör, termomekanik veya kimyasal termomekanik hamurdan yapılabilirse de çeşitli bakımlardan bir miktar (% 10-20 civarında) sülfat prosesi ile imal edilmiş selüloz katılması uygun görülmektedir. Dergi kağıtlarında mekanik hamur % 60 - % 100 oranında kullanılmaktadır. Kaliteli baskı kağıtları ise % 100 kimyasal hamurdan imal edilmektedir (I hamur). Oluklu mukavva ve çimento torba kağıtlarında genellikle mukavemeti yüksek sülfat hamur kullanılmaktadır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Önceki kısımlarda bahsedilen hammaddelerden, anlatılan metodlarla elde edilen kağıt hamuru (selüloz), hamur hazırlama bölümünde işlem gördükten sonra dolgu, boyar vb. katkı maddeleri ilave edildikten sonra kağıt makinasına verilmektedir. Kağıt makinasına ço düşük kesafette (yaklaşık %1-1,5) verilen hamur çeşitli kademelerden geçerek suyu uzaklaştırılır, bunlar şekillendirme, presleme, kurutma ve gerekirse yüzey basınça düzgünleştirme veya kaplama aşamalarıdır. Üretilen kağıt makinenin genişliğinde olan bir tampon adı verlen ruloya sarılır. Bu kağıt kesilerek bobin veya tabaka haline getirilir ve kullanıma sunulur.<br />
<br />
Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir&#8230;]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Kağıt ve Basım<br />
<br />
(Keşifler ve Buluşlar)<br />
<br />
<br />
Ortaçağ, tekniğin doğuş çağıdır: Doğum uzun, güç ve acılı olmakla birlikte, sonları yaklaştıkça gelecek çağların uygarlığının temelini kuracak, en önemli üç icadın gerçekleştirildiğini görüyoruz. Bunlar, ortaçağın uygarlığa başlıca katkıları ve önemli çıkış noktaları olmuştur. Bu noktalardan yapılan üç atılım, toplumu modern çağın eşiğine getirivermiştir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bu icatlardan birincisi, baskı dır. Gutenberg&#8217;den önce hazırlanmış bir kitaba bakarsak bu icadın önemini daha iyi kavrayabiliriz: Madenden, deriden ya da tahtadan yapılma iki levhanın arasına sıkıştırılmış kocaman bir şey&#8230; İçinde, papazların aylarca çalışarak, büyük bir sabır ve sanatla meydana getirdikleri bir teoloji ya da metafizik eserinin kopyası var. Görülüyor ki, kitap, o çağlarda pahalı bir lüks eşyasıdır. En büyük kitaplıklarda bile birkaç yüzden fazlasını bulmak imkânsızdır. Bunlardan birini Tıp Fakültesinden ödünç almak isteyen Kral XI. Louis bile gümüşlerini rehin bırakmak zorunda kalmıştı. <br />
<br />
 <br />
<br />
XIV. yüzyılın sonlarında, ansızın ortaya &#8220;Kylographie&#8221;ler çıkıverdi. Bunlar, üzerlerine desenler oyulmuş tahtadan levhalardır ve bu desenlerden birçok sayıda basılabilmektedir. Kaynağı ta uzaklarda, Çin&#8217;de olan, bu oyma desenli basma resimlerin bazıları 947 yılından günümüze kadar kalmıştır. Konu, titizlikle düzleştirilmiş bir levhaya işleniyor; sonra desen ya da yazının çevresindeki tahta çelik kalemle oyuluyor ve geriye kalan kabartma kısımlar iyice mürekkeplenip kağıda basılıyordu.<br />
<br />
 <br />
<br />
&#8216;Bu tekniği Avrupa&#8217;ya getirenlerin Türkler ya da Ruslar olduğu sanılıyor. XV. yüzyılın başlarında, iyice yaygınlaşan bu yöntemle bir yandan kutsal resimlerin bolca dağılması sağlanırken öte yandan da oyun kâğıtları basılıyordu. Oyun kâğıtlarının kaynağı Hindistan olsa gerektir; bunlar, Avrupa&#8217;da görünür görünmez kumarbaz kitlesini hemen sarmıştı. Bunlar, tahta gravürlerle basımı sayesinde bollaşırca, fiyatları da büyük ölçüde düştü. Zamanla bu kâğıtların tek levhayla değil de, biri resmi, öteki yanındaki yazıları taşıyan iki levha kullanılarak basılması düşünüldü. Sonra yazıların satırlara, daha sonra da harflere bölünmesi akıl edildi. Bütün bu olgular zincirleme olarak birbirini izler yani birinden ötekine kolay geçilir sanılmamak; çünkü sadece hurufatı (basım harflerini) icat etmek yetmez, bunları çabuk basmayı sağlayacak sistemi de kurmak gerekir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Baskının temel bulgusu olan hurufatın 1423&#8242;te gerçekleştirildiği, mucidinin de kilise adamlarından ve çağının en önemli &#8220;kylografi&#8221; basımevlerinden birinin sahibi Coster (1370-1440) olduğu sanılıyor. Tahtaya harfleri ilk oyan ve bunları kelimeler ve cümleler yapmak üzere bitiştiren de Coster olsa gerektir. 1440&#8242;dan çok önce bu yolla birçok kitaplarla Donatus&#8217;un &#8220;Latin Grameri&#8221;ni dizmiş ve basmıştır. Sanıldığına göre, gelecek kuşakların Gutenberg adiyle tanıyacakları Jean Gensfleich da onun çırakları arasındaydı. 1400&#8242;de Mayence&#8217;de doğan ve bir yargıcın oğlu olan Gutenberg, ailesinin yoksul düşmesi üzerine bir zanaata girmek zorunda kalınca kuyumculuğu seçmişti. Ama kısa süre sonra politikaya fazlaca karıştığından, ülkesinden ayrılmak zorunda kaldı. Bir ara Coster&#8217;in yanında çalışmış olduğu ve baskının toplum hayatında büyük bir devrim açacağını, o çağlarda sezdiği, kuşku götürmez.<br />
<br />
 <br />
<br />
Gutenberg&#8217;i 1443-1444 yılları arasında Strasbourg&#8217;da görüyoruz. Harfleri tahtadan değil, dökümle meydana getiriyor; bir yandan da ketenyağı ve is karasıyla ilk baskı örneklerini hazırlıyordu. 1448&#8242;de, icadından yararlanmak ve para kazanmak üzere Mayence&#8217;e döndü. İki yıl sonra, zengin bir burjuvadan gerekli para yardımını sağlayarak Pierre Schaeffer&#8217;le birlikte işe koyuldu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Böylece baskı tekniği doğmuş oluyordu. Mayence&#8217;deki küçük atölyede kurşun ve antimon bileşimi kullanılmaktaydı. Bundan böyle de dünyanın bütün dökümcüleri hurufat imalinde bu bileşimi kullanacaklardır. O dönemde el presiyle sayfanın iki yanına birden basılıyordu. Mizanpaj yönünden de belirli bir ilerleme görülmüştü.<br />
<br />
 <br />
<br />
Uzman tarihçiler, Gutenberg&#8217;in ilk bastığı eserin bir astronomi takvimi olduğunu kabul ederler (1447). Bastıklarının en tanınmışı, yalnız on iki tanesi günümüze kadar gelen, iki sütun 36 satır ve 1282 sayfalık &#8220;İncil&#8221;dir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Gutenberg, 1467 ya da 1468&#8242;de öldüğünde, icadı baş döndürücü bir hızla yayılmaktaydı. Önce İtalya&#8217;yı fethetti; 1464&#8242;de Roma yakınındaki Subiaco&#8217;da; 1470&#8242;de de Roma&#8217;da ilk basımevleri kuruldu. 1469&#8242;da onu Paris&#8217;le Fransa izledi. Budapeşte ilk basımevine 1473&#8242;te, Oxford 1479&#8242;da kavuştular. Yüzyılın sonlarına doğru sayısız Avrupa şehirlerindeki atölyelerde her boyutta sayısız &#8220;İncil&#8221; basılmaktaydı.<br />
<br />
 <br />
<br />
İcat, tanıtılmış, kabul ettirilmişti; iş, bunu mükemmelleştirmeye kalıyordu. Büyük basımcılar sırayla sahneye girmeye başladılar: 1490&#8242;da Aide Manuce, Venedik&#8217;te 1504&#8242;te Henri Estienne, Paris&#8217;te; 1555&#8242;te Christophe Plantin Anvers&#8217;de; 1587&#8242;de Louis Elzevir, Leyde&#8217;de&#8230; Ancak Gutenberg&#8217;in kullandığı &#8220;gotik&#8221; harfler yerine 1464&#8242;te &#8220;romen&#8221; harfleri; 1500&#8242;de de &#8220;italik&#8221;ler kullanılmaya başlandı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bu büyük icadın paha biçilmez sonuçlarını sayıp dökmeye gerek var mı? İlk ağızda felsefe eserleri ve kutsal kitaplar yayımlanmış; ucuzluğu ve küçük hacmi yüzünden herkesin kitap sahibi olabilmesi, böylece her düzeyde ve zekâda insanın okuyabilmesi, eleştirebilmesi sağlanmıştı. Bu, insanı doruğa yükseltme amacını güden kendine özgü bir uygarlığın hareket noktası oldu. <br />
<br />
 <br />
<br />
 <br />
<br />
<br />
<br />
 <br />
<br />
KÂĞIT <br />
<br />
 <br />
<br />
Basım tekniği, cahillikle mücadelede ve uygarlık yolunda ilerlemede eşsiz bir silah oldu. Gutenberg&#8217;den kırk yıl sonra, Nurenberg&#8217;de yirmi dört preslik, yüz işçinin ve ayrıca &#8216;musahhih&#8217;lerle ciltçilerin çalıştığı bir basımevi kuruldu. Ancak, yeterli miktarda kâğıtla desteklenmemiş olsaydı, bu basımevi kurulamaz ya da devam edemezdi.<br />
<br />
 <br />
<br />
Az önce sözünü ettiğimiz ikinci büyük ilerleme, &#8220;kâğıt&#8221; tır. Kâğıt da Çin&#8217;den geliyordu ve yeni bir icat değildi.<br />
<br />
 <br />
<br />
Eskilerin yazı gereci olarak değişik maddeler denemiş olduklarını biliyoruz. Mısırlılar &#8220;Papirüs&#8221; adını verdikleri bir tür kamışın gövdesini kurdele gibi kesmişler; bunları bizim kontrplakları yapıştırdığımız gibi yapıştırarak uzun bantlar meydana getirmişler ve üzerlerine hiyeroglif (resim yazısı) yazmışlardı. Mezopotamyalılar da, kil tabletlerden yararlanırlar, bunların üzerine çivi yazısı yazarlardı. Çinliler, yazıya önce tahta levhaları oyarak başladılarsa da giderek kalemi bırakıp fırçayı tercih ettiler. Sonra, sanatçılara özgü bir incelikle ipekli kumaşlar üzerine &#8220;ideogram&#8221;lar (bir fikri harflerle değil resim ya da o düşünceyle ilgili işaretlerle yazma sistemi, ideograf: Bu resim ya da işaretlerden, biri.) çizmeye başladılar.<br />
<br />
 <br />
<br />
Çinlileri yazmak için başka bir madde aramaya yönelten, kullandıkları maddenin çok pahalı oluşuydu her halde. Öte yandan Uzak Doğu keçenin de vatanıdır ve keçe yapımı kumaştan önce başlamıştır, öyle ki, üstünde fırçayla yazı yazılmasına elverişli bir çeşit keçe imal etmeyi düşünmelerine şaşmamak gerekir. Görevine &#8220;Tarım Bakanlığı&#8221; diyebileceğimiz Tsay-Lun, 105 yılında bu alandaki araştırmalar&#8221; geniş çapta destekledi. İpek kalıntılarını lime lime ettirip suda bıraktırdı. Böylece, bir tür hamur elde edildi. Sonra bu sulu hamur, sepetten yapılmış bir kalburun içine konulup süzüldü. Kalburda kalan lifli madde, kâğıttı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Tsay-Lun çalışmaları sürdürdü ve daha ucuz bir hammadde, sözgelişi bambu ya da incir ağacı denenmeye başlandı; kalbur da geliştirildi. Denemelerin gizli tutulması emredilmiş olmakla birlikte, bu teknik kısa sürede duyuldu. Bunun üzerine 751&#8242;de Çinli kâğıt işçileri tutuklanıp Semerkant&#8217;a sürgün edilince, orada hammaddesi keten ya da kenevir olan kâğıt imal etmeye başladılar. Bir çeyrek yüzyıl sonra, kâğıt tekniğinin sırrı Bağdat&#8217;ın, sonra da Şam&#8217;ın yolunu tuttu ve buralarda da kâğıt fabrikaları kuruldu. Araplar yoluyla yayılarak Fas&#8217;a ve 1145&#8242;te İspanya&#8217;ya vardı. Fransa&#8217;da ilk &#8220;kâğıt değirmeni&#8221; 1190&#8242;da Herault&#8217;da dönmeye başladı. Bunu ırmak boylarında (Auvergne, Troyes, Floransa) başka değirmenler izledi.<br />
<br />
 <br />
<br />
Avrupalılar, bu alanda büyük yenilikler getirdiler. Hamurlarını tahtadan değil, keten ve pamuklu kumaşları parça parça ederek elde ediyorlardı. Yazılarını fırçayla değil, kaz tüyüyle yazdıklarından, elde edilen kâğıdı -direncini çoğaltmak için- jelatine batırıyorlardı. Bir direnç sayesinde, Gutenberg maden hurufat pres kullanabilmişti.<br />
<br />
 <br />
<br />
Tabii kâğıt, hayvan derisinden yapılan ve çok pahalı olan parşömeni (bu kelime Bergama şehrinin adından gelmektedir. &#8220;Tirşe&#8221;de denilir. Bugünkü &#8220;parşömen kâğıdı&#8221; ile karıştırılmamalıdır.) hemen gözden düşürdü. Yeni sanayi, basımın yaygınlaşmasıyla ilerledi. Hem öylesine ilerledi ki, kısa zaman sonra hammadde sıkıntısı çekilmeye başlandı. Yün işe yaramadığından, mısır kutnusuna (öbür adı &#8220;dimi&#8221;. Sıkı dokunmuş bir çeşit pamuk bez.) başvurmak gerekti. Ancak öte yandan halkın bir kısmı zenginleştiğinden, çamaşır ihtiyacı da artmış; bu yüzden pamuklu kumaşta da büyük imalât artışı olmuştu. Moda, bilimin yaygınlaşmasına hizmet ediyordu&#8230;<br />
<br />
 <br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
Wikipedia Bilgisi: Kâğıt, hamur haline getirilmiş, çeşitli nebati (bitkisel) maddelerden yapılan, üzerine yazı yazılan, ince, kuru yaprak. İnce bitki liflerinin keçeleşmesi ile meydana gelen bugünkü kağıdın ilk olarak M.S. 1. yüzyılda Çin&#8217;de yapıldığı sanılmaktadır.<br />
<br />
 <br />
<br />
İnsanoğlunun hayatının bir parçası olan yazı, daha önceleri, düz konik, taş ve ağaç gövdeleri ile killi topraktan yapılmış yazı levhaları üzerine yazılmaktaydı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Kağıdın Tarihçesi<br />
<br />
Aslında M.Ö. 4000 yıllarında Mısır&#8217;da bulunan Cyperius (papirüs) denilen bitkinin sapı uygun boyutlarda kesilip bir tahta üzerine dizilip, sulu vaziyette tokmaklanarak bir çeşit kağıt üretilmekdeydi. Yapılışı ve özelliği bakımından bugünkü kağıttan farklı olmakla beraber, kağıt ismi bu papirüs kağıdından kalmıştır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Papirüsle beraber, çeşitli hayvan derilerinden yapılan pergament (parşumen) kağıdı da tarih boyunca kullanılmıştır. Parşumen, bugün bile kullanılan, yazı yazmaya ve resim yapmaya çok elverişli, uzun ömürlü bir kağıt çeşididir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Kağıt, ilim ve kültürün yayılıp gelişmesinde çok büyük bir rol oynamıştır.ve ilk para mantığının birşeyler satın alma, değiş tokuş gibi parasal şeylerin başlangıcı olmustur.. Yazma, taşıma ve muhafazasındaki kolaylıklar, herhangi bir yerdeki ilim ve bilginin çok kısa bir zamanda dünyanın her tarafına kolayca yayılmasını temin etmiş, böylece bugünkü medeniyete ulaşılmasının başlıca vasıtalarından birisi olmuştur. Bugünkü dünyada kağıt, en başta gelen sanayi mamüllerinden biridir ve günlük hayatta en çok ihtiyaç duyulan maddelerden biridir. İlmi çalışmalar, eğitim ve öğretim müesseseleri, her türlü basın, yayın faaliyetlerinin yanısıra para basımında, ambalaj işlerinde, mutfakta ve daha pekçok yerde kağıt kullanılmaktadır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Eskiden kağıt üretimi az yapıldığı için, dünyanın her yerinde kıymetli tutulurdu. Sonradan üretimin bollaşması ve yaygınlaşması ile eski itibarını kaybetti. Ancak son yıllarda kağıt yapımında kullanılan hammaddenin tükenmeye yüz tutması, artan maliyetler ve diğer sebeplerle günden güne kıymetlenmektedir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Kağıdın kimin tarafından bulunduğu bugün kesin bilinmemektedir. Ancak bugünkü kağıt hamuru ile elde edilen kağıdın ilk modeli milattan sonra 105&#8242;te Çin&#8217;de Ts&#8217;ai Lun adında bir saray görevlisi tarafından yapıldığı kabul edilmektedir. Ts&#8217;ai Lun Ağaç kabukları, bez parçaları ve diğer lifli malzemeleri özlü ve yumuşak bir hamur haline gelinceye kadar dövüp, elde ettiği hamuru geniş bir tekne içinde suyla karıştırarak ilk mekanik odun hamurunu elde etti. Daha sonra gözenekli bir kalıbı, hamurun içine daldırılıp yukarıya kaldırıldığında, su gözeneklerden süzülerek aşağıya akıyor, kalıbın yüzeyinde lifli bir tabaka kalıyordu. Bu tabaka kalıp üzerinden alınıp kurutulduğunda ve üzeinden el yapımı silindirlerle ilkel kalenderlemeden sonra kullanıma hazır hale geliyordu.Keşfinden bugüne kadar 2000 yıl geçmiştir. Orta Asya&#8217;da yapılan araştırma ve kazılarda, üçüncü ve yedinci yüzyıllar arasında kullanılan kağıtların dut ağacı kabukları, kendir, kenevir ve pamuktan yapılmış olduğu anlaşılmıştır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Kağıt, Çin&#8217;den, Orta Asya&#8217;ya oradan da İran&#8217;a geçti. 751 senesinde yapılan Talas Meydan Muharebesinden sonra, Çin&#8217;den alınan esirlerden kağıt yapımı öğrenildi. Çin&#8217;in dışında ilk defa Semerkand&#8217;da kağıt yapım merkezi kuruldu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Yakın Doğuda ilk defa Abbasi hükümdarı Harun Reşid zamanında 754 senesinde Bağdat&#8217;ta kurulmuştur. Batı alemi ise Müslümanlardan 400 yıl gibi uzun bir zaman sonra yine Müslümanlar sayesinde kağıdın varlığından haberdar oldular. Bundan sonra Şam, Trablusşam, Yergen ve Mısır&#8217;da kağıt fabrikaları kurulmuştur.<br />
<br />
 <br />
<br />
Kuzey Afrika&#8217;nın Müslümanlar tarafından fethedilmesi ve daha sonra İspanya&#8217;ya geçilmesi üzerine, kağıt fabrikaları da oraya taşınmıştır. Müslümanlar tarafından kurulması ve Avrupa&#8217;nın ilk kağıt fabrikası olması bakımından bu fabrikalar çok önemlidir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Böylece Çin&#8217;de binlerce yıl önce imalatına başlanan kağıt, zamanla daha yeni metodlarla üretilmiş ve 18. yüzyılda Fransa&#8217;da ilk defa kağıt makinası yapılmıştır. Kağıt makinalarında da sürekli olarak teknolojik gelişmelere paralel olarak değişiklikler olmuş ve bugünkü çok motorlu tahrik sistemli, Hamurun kesafet (yoğunluk), sıcaklık, pH, gramaj ve rutubet gibi özelliklerini kontrol altında tutabilen otomatik kağıt makinaları ortaya çıkmıştır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Türkiye&#8217;de kâğıt üretimi<br />
<br />
Türkiye&#8217;de de dünyadaki gelişmelere paralel olarak kağıt sanayii sürekli bir ilerleme göstermiştir. Osmanlılar, kağıt ihtiyaçlarını doğudan temin ediyorlardı. Evliya Çelebi&#8217;nin Seyahatname adlı eserinden,İstanbul&#8217;da Bizans&#8217;tan kalma bir kağıt fabrikasının, Kağıthane semtinde bulunduğu öğrenilmiştir. Üçüncü Sultan Selim Han zamanında, küçük de olsa bir kağıt fabrikası yapılmış, fakat daha sonra üretimin çok pahalıya mal olması sebebiyle fabrika kapatılmıştır.<br />
<br />
 <br />
<br />
İlk kağıt fabrikası 1744 yılında Yalova&#8217;da kurulmuştur. İbrahim Müteferrika tarafından ilk Türk matbaasının kurulmasıyla artan kağıt ihtiyacını temin etmek için, Yalova&#8217;da kağıt fabrikasının yapılmasına karar verildi. Bu fabrikada birçok cins kağıt imal edildi. Sultan Birinci Mahmud Han bu fabrikadan çok memnun oldu. Kur&#8217;an-ı kerim ve diğer İslami kitapları çoğaltmak gayesiyle başka kağıt fabrikalarının da yapılmasını istedi. Fakat su azlığı, su yollarının bozulması ve Avrupa kağıtlarının rekabeti yüzünden, Yalova Kağıt Fabrikası kapandı. Osmanlı Devleti zamanında kurulan uzun ömürlü fabrika Beykoz Kağıt Fabrikasıdır. 1804&#8242;te hizmete açılan bu kağıt fabrikasında İngiliz ve Flemenk kağıtları kalitesinde kağıt yapmak istenmiştir. Bilahare dışarıdan kağıt getirmek daha ekonomik olmuş, yabancı devletler kağıtlarını maliyetin altında, zararına Türkiye&#8217;ye satmak suretiyle kağıt sanayisi baltalamışlardır. Neticede Beykoz Fabrikası da kapanmıştır.<br />
<br />
 <br />
<br />
İzmir Kağıt Fabrikasının temeli ise 1844&#8242;te atıldı. Fabrikanın buhar kuvvetiyle çalıştırılması kararlaştırılmıştı. Bu fabrika bir süre devletin kağıt ihtiyacını karşılayabilmiştir. Yine Avrupa&#8217;nın çeşitli oyunları neticesinde kapanmaya mahkum olmuştur.<br />
<br />
 <br />
<br />
Hamidiye Kâğıt Fabrikası, Osmanlı Devleti döneminde kurulan son kağıt fabrikamızdır. Sultan İkinci Abdülhamid Han, Hamidiye Kağıt Fabrikasını kurmakla Serkarın Osman Beyi vazifelendirmiştir. Fabrikanın yeri olarak Beykoz&#8217;da, Kır Mevkii ve Hünkar İskelesi seçilmiştir. Osman Beyin oğlu Ali Cevat Beyin 42 dönümlük yeri de satın alınarak genişletilmiştir. Bu fabrika İstanbul ve Londra&#8217;da şubeleri olan Hamidiye Kağıt Fabrikası veya Ottoman Paper Manifacturing Company Limited adıyla kurulan şirket tarafından idare ediliyordu. Şirketin çıkardığı hisse senetleri satılmadı. Masson Scott firması bir müddet bu fabrikayı çalıştırdı. Şirket (Hamidiye Kağıt Fabrikası), borcunu ödemeyince mahkeme kararıyla Masson Scott firmasına devredildi. Bilhahare bu firma da 1912 yılında hisse senetlerini satışa çıkardı. Hamidiye, şirketi tekrar satın aldı. Fakat o sırada Birinci Dünya Savaşı çıkınca İngiliz personeli memleketine döndü. Osmanlı Devletinin savaştan yenik çıkması üzerine galip devletler kağıt fabrikasını dağıttılar.<br />
<br />
 <br />
<br />
Cumhuriyet döneminde ilk kâğıt fabrikaları<br />
<br />
Cumhuriyet döneminde ilk kâğıt fabrikasının temeli İzmit&#8217;te 14 Ağustos 1934&#8242;te atıldı ve fabrika 1936 yılında işletmeye açıldı. Bu fabrikaya 1944 yılında ikinci kağıt selüloz fabrikası, 1945&#8242;te Klor Alkali Fabrikası ilave edildi. 1954&#8242;te de üçüncü kağıt fabrikası kuruldu. 1957&#8242;den sonra eski makineler değiştirildi. 1960 yılında dördüncü, 1961&#8242;de beşinci kağıt fabrikası kuruldu. 1955 senesine kadar Sümerbank Kağıt ve Karton Fabrikası ismi ile çalıştıktan sonra İzmit Selüloz Sanayii Müessesesi adı verildi. Bilahare, 1955&#8242;te çıkarılan bir kanunla Sümerbank&#8217;tan ayrılıp Türkiye Selüloz ve Kağıt Fabrikaları İşletmesi Genel Müdürlüğü (SEKA) adı ile iktisadi bir devlet kuruluşu oldu.<br />
<br />
 <br />
<br />
SEKA<br />
<br />
İzmit&#8217;te SEKA&#8217;ya bağlı yedi kağıt ve karton fabrikasının yanısıra, Mekanik Odun Hamuru Tesisleri, Oluklu Mukavva, Odun Selülozu Fabrikası, Saman Selülozu Fabrikası, Klor Alkali Fabrikası, kuvvet santralı, su tesisleri ve atölyeler vardır.<br />
<br />
 <br />
<br />
SEKA&#8217;nın Zonguldak-Çaycuma kuruluşu 1970&#8242;te işletmeye açılmıştır. Burada kraft selülozu, kraft kağıdı ve yarı kimyevi selüloz imal edilmektedir. Giresun-Aksu&#8217;daki mekanik odun hamuru ve gazete kağıdı tesisi ile 1971&#8242;de açılan Muğla-Dalaman&#8217;daki tesisler de SEKA&#8217;ya bağlıdır. Dalaman&#8217;daki tesiste sülfat ve viskoz selülozu, tabii kağıt ve karton imal edilmektedir.<br />
<br />
 <br />
<br />
SEKA&#8217;ya bağlı diğer tesis ve müesseseler de 1975&#8242;ten sonra hizmete açılan Afyon Beyaz Saman Selülozu Tesisi, Balıkesir Selüloz Kağıt Tesisleri. Antalya Kraft Selülozu ve Kraft Kağıdı Tesisleri, Akdeniz (İçel), Kastamonu, Bolu müesseseleridir. 1936 yılında 10.000 ton olan kağıt üretimimiz, 1992 yılında 932.000 tona ulaşmıştır. Bu miktarın yarısını SEKA üretmekte, diğer yarısını da özel sektör üretmektedir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Kâğıt çeşitleri<br />
<br />
Hayatın her safhasında çok çeşitli maksatlarla kullanılan kağıt, ağırlığına (gramajına), kullanılan hamurun cinsine, dolayısıyle yırtılma ve patlama mukavemetine ve buna benzer diğer özelliklerine göre çeşitli sınıflara ayrılabilir. Fakat genel hatları ile şu şekilde tasnif etmek mümkündür:<br />
<br />
 <br />
<br />
1. Yazı tabı kâğıtları (1, 2 ve 3. hamur kâğıtlar, ofset kâğıdı, aydınger kâğıdı vb.),<br />
2. Sargılık kâğıtlar,<br />
3. Kraft torba veya çimento torba kâğıdı,<br />
4. Temizlik kâğıtları ve hijyenik kâğıtlar,<br />
5. İnce özel kâğıtlar (sigara kâğıdı vb.),<br />
6. Oluklu mukavva kâğıtları (kraft yüzey kağıdı, atık kağıt yüzey kağıdı, oluklu katı kağıdı),<br />
7. Kartonlar.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bir başka sınıflandırma ise:<br />
<br />
 <br />
<br />
1. Kültürel kâğıtlar,<br />
2. Endüstriyel kâğıtlar şeklinde olabilir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Kâğıdın hammaddesi<br />
<br />
Kâğıdın ana hammaddesi odundur. Kâğıtlık odun, mobilya vs. üretiminde kullanılan odundan düşük, yakacak olarak kullanılan odundan daha yüksek kalite seviyesindedir. Bu odun da, ya iğne yapraklı (çam vb. yumuşak) ağaçlardan veya yapraklı (meşe vb. sert) ağaçlardan elde edilir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Aslında memleketin orman kaynaklarının tüketiminde kağıt sanayii, orman ürünleri sanayii ve yakacaktan sonra üçüncü sırayı işgal etmekle beraber, ormanın yetişmesinin çok zaman alması dikkate alınırsa, sadece kağıt sanayii bile, ormancılığa gereken önem verilmezse, bir memleketin orman kaynaklarını kısa zamanda tüketebilecektir. Bundan dolayı bütün dünyada kağıt sanayii, odun dışındaki kaynaklara her geçen gün daha süratle yönelmektedir. Bunlar arasında yıllık bitkiler olarak bilinen saman, kamış, kendir-kenevir ile tütün, ayçiçeği vb. bitkilerin sapları sayılabilir. Çok çeşitli olan bu bitkiler arasından şimdiye kadar sadece saman, kamış ve kendir ekonomik kullanım seviyesine erişebilmişlerdir. Genellikle diğerlerinin toplanması ve stoklanması ekonomik gözükmemektedir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Kâğıtların geri dönüşümü<br />
<br />
Diğer önemli bir hammadde eski kağıttır. Eski ve atık kağıtlar, ucuz bir hammadde olarak görünmekteyse de kullanılan baskı mürekkebi ve kağıdın yapısına bağlı olarak mürekkep çıkarma işlemi, özellikle yazı tabı kağıtları yapımında en önemli problemi teşkil etmektedir. Bu kabil eski kağıttan, mürekkebi çıkarılmadan, halen yaygın şekilde kullanılan gri karton üretimi yapılmaktadır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Yardımcı hammaddeler<br />
<br />
Bunlar dolgu maddeleri, boyar maddeler ve kağıdı yapıştırıcı maddeler olarak üç bölümde mütalaa edilebilir:<br />
<br />
 <br />
<br />
Dolgu maddeleri, liflerden meydana gelen ve girintili çıkıntılı bir durumda olan kağıt yüzeyine lifler arasındaki boşlukları doldurarak, daha düzgün bir şekil vermek maksadıyla kullanılır. Bunun yanında mürekkebin dağılmasını önleyerek, daha iyi emilmesini sağlar. Kağıdın parlaklığını arttırır. Kağıdın yumuşaklığını da olumlu yönde etkiler.<br />
<br />
 <br />
<br />
Diğer yandan lifler arası bağlantıyı zayıflattıklarından kağıdın kopma, yırtılma, çift katlama ve patlama direncini zayıflatırlar. Kağıt makinasına hamur verilirken, eleğin üzerinden akan hamurun üst tarafında daha çok tutunduklarından, kağıtta iki yüzlülük meydana getirebilirler. Kağıdın yapışmasına menfi tesirleri vardır. Kağıt üzerinde zayıf tutunmaları halinde silme sırasında leke ve kirlenmeye, yıpranmaya sebeb olurlar.<br />
<br />
 <br />
<br />
Fazla oranda kullanılmaları işletmeci açısından kağıdın maliyetini düşürücü bir unsur olarak görülebilirse de, sayılan mahzurları da dikkate alınarak ancak belirli bir oranda dolgu maddesi kağıt hamuruna ilave olunabilir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Baryum sülfat, kalsiyum sülfat (CaSO4) vb. dolgu maddeleri içinde daha çok yaygın olarak kaolen (bir çeşit kil) kullanılmaktadır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Kağıda istenen rengin verilebilmesi için yeterli miktarda boyar madde (sentetik boyalar veya pigmentler) kullanılır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Çeşitli kağıtların (özellikle baskı, para ve harita kağıtları gibi) su ve mürekkep gibi sıvı maddelere karşı dayanıklı olmaları istenir. Bu maksatla kağıdın iç yapıştırmasını sağlamak için kağıt hamuruna, lifler süspanse haldeyken, önce belli oranda kolofan ilave edilir. Daha sonra kolofanın lifler üzerinde çökmesini sağlamak için şap katılır. Çam ağaçlarından elde edilen reçine, % 80 oranında kolofan ihtiva etmektedir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Kâğıt yapımı<br />
<br />
Kağıt imalatı yapan fabrikaları; kağıt hamuru fabrikaları -bugün selüloz fabrikaları olarak bilinmektedir ve kağıt fabrikaları olarak ikiye ayırmak mümkündür. Ancak bugün kağıt fabrikaları hem kağıt hem de hamur üretimi yapan entegre tesisler olarak kurulmaktadır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Hamur üretim bölümünde çeşitli metodlarla sözkonusu hammaddelerden kağıt hamuru üretilir. Üretilen hamur ya sulu halde uygun karışımlar ile doğrudan doğruya kağıt makinasına verilir veya suyu alınarak yoğunlaştırılmış halde stoklanır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Başlıca kağıt hamuru (selüloz) üretim yöntemleri<br />
<br />
 <br />
<br />
Mekanik hamur<br />
<br />
Genellikle meşe gibi bazı yapraklı ağaçların dışında ağaçlar 1-1,5 m boylarda kesilerek, gerekiyorsa nemlendirildikten sonra, taşlı liflendirici denilen bir makinada liflerine ayrılarak lif su karışımı süspansiyonu elde edilir. Kirlilik yaratacak maddeleri ve büyü kıymıkları ayırmak için muhtelif eleklerden geçirildikten sonra, kağıt makinası hamur hazırlama kısmına veya kesafeti arttırılarak özel havuzlarda depolanır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Tomrukların makinaya verildiği bölmelerine göre, zinciri veya pistonlu olarak ayrılabilir. Pistonlular ise kendi içinde tek cepli ve çok cepli gibi tasarımları mevcut. Tomruk, basınç uygulanarak dönen bir taşa bastırılır, yaklaşık 1,5 m çapı olan taş suni taştır.<br />
<br />
 <br />
<br />
İşlem çok basit olmakla beraber, çıkan hamurun kalitesini kontrol altında tutma zorluğu, işlemin en büyük dezavantajını teşkil etmektedir. Bir ton mekanik hamur üretebilmek için 2,33 m³ kabuğu soyulmuş oduna (verim %98), 10-15 m³ temiz suya ve 800-1500 kWh elektrik enerjisine ihtiyaç vardır. Ayrıca bu hamurla her tür kağıdı üretmek mümkün değildir. Daha çok rengin ve fiziksel direncin daha az önemli olduğu ve hacimliliğin önemli olduğu kağıt türlerinin yapımında kullanılmaktadır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Rafinör mekanik hamuru<br />
<br />
Bu yöntemde de kimyasal madde kullanılmaz, ağaç yongaları diskli rafinörlerde liflerine ayırarak, hamur üretimi yapılmaktadır. Odun, ya tomruk halinde fabrikaya gelmekte ve yongalanmakta veya yongalanmış veya kereste fabrikalarının talaşı olarak gelmekte ve rafinörlere verilmekte.<br />
<br />
 <br />
<br />
Hamurun kalitesi taş mekanik hamurdan daha iyi (% 50-% 100) olmakla beraber bu üstünlük % 50 daha fazla elektrik enerjisi harcanarak sağlanır (ton başına 1200-2200 kWh). Buna karşılık, testere talaşı gibi çok daha ucuz odun hammaddesi kullanılabilmektedir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Termomekanik hamur<br />
<br />
Rafinör mekanik hamur usulünden farklı olarak odun yongalarının rafinöre girmeden önce buharla ön işlem uygulayarak yumuşatılmasıdır. Bundan dolayı liflendirme işleminde lifler daha az hasar görerek daha iyi nitelikte bir hamur elde edilebilir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Kimyasal hamur (selüloz)<br />
<br />
Yarı kimyasal hamur üretim yöntemleri olmakla bereber birçok kimyasal hamur üretim yöntemi bulunmaktadır. Bunlardan en yaygın olarak kullanılan sülfat (kraft) yöntemidir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Sülfat işleminde hazırlanan her türlü yonga esas olarak alkali ve sodyum sülfit çözeltisi içerisinde 160-170°C&#8217;de 2-3 saat pişirilir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Çözelti tekrar kullanılmak üzere kurulan geri kazanma üniteleri ile geri kazanılır. İşlem güçlü hamur üretimi için uygun ise de yeterli teknoloji seviyesinde olmayan ve kimyasal madde tedarikinde güçlükleri bulunan memleketlerde problemler çıkarmaktadır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Gazete kağıtları % 100 oranında mekanik rafinör, termomekanik veya kimyasal termomekanik hamurdan yapılabilirse de çeşitli bakımlardan bir miktar (% 10-20 civarında) sülfat prosesi ile imal edilmiş selüloz katılması uygun görülmektedir. Dergi kağıtlarında mekanik hamur % 60 - % 100 oranında kullanılmaktadır. Kaliteli baskı kağıtları ise % 100 kimyasal hamurdan imal edilmektedir (I hamur). Oluklu mukavva ve çimento torba kağıtlarında genellikle mukavemeti yüksek sülfat hamur kullanılmaktadır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Önceki kısımlarda bahsedilen hammaddelerden, anlatılan metodlarla elde edilen kağıt hamuru (selüloz), hamur hazırlama bölümünde işlem gördükten sonra dolgu, boyar vb. katkı maddeleri ilave edildikten sonra kağıt makinasına verilmektedir. Kağıt makinasına ço düşük kesafette (yaklaşık %1-1,5) verilen hamur çeşitli kademelerden geçerek suyu uzaklaştırılır, bunlar şekillendirme, presleme, kurutma ve gerekirse yüzey basınça düzgünleştirme veya kaplama aşamalarıdır. Üretilen kağıt makinenin genişliğinde olan bir tampon adı verlen ruloya sarılır. Bu kağıt kesilerek bobin veya tabaka haline getirilir ve kullanıma sunulur.<br />
<br />
Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir&#8230;]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Dokuma ve Kumaş]]></title>
			<link>http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=940</link>
			<pubDate>Thu, 30 Apr 2009 02:29:26 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=940</guid>
			<description><![CDATA[Dokuma ve Kumaş<br />
(Keşifler ve Buluşlar)<br />
<br />
<br />
Mekanik icat, ihtiyacın ürünüdür. İnsanın en önemli ihtiyacı da, önce yemek, sonra giyimdir. Bu nedenle de elbise yapımı her çağda insan uğraşılarının belli başlılarından biri olmuştur.<br />
<br />
 Bu alanda ilk kullanılan madde, ketendi. Keten kumaş, uzun süre &#8216;rakipsiz&#8217;, &#8216;kral kumaş&#8217; sayıldı. Büyükannelerimizin sandıklarında bulunan elbiseleri hatırlamaya çalışmak, bunu kanıtlamaya yeter. Yün de onun kadar eskidir, denilebilir. Bununla birlikte merinos yünüyle imal edilenler ancak XVII. yüzyılda Fransa&#8217;da, sonra İngiltere&#8217;de yayıldı. Bu sıralarda pamuklu kumaşlar biliniyor, pamuk da Kuzey Amerika&#8217;da XVII. yüzyıldan beri ekiliyordu. Hatta zencilerin köle oluşlarının nedenini doğrudan pamuk plantasyonlarına bağlamak gerekir. Çünkü bu duruma yol açan etken. Güney Devletlerindeki pamuk ve şekerkamışı plantasyonlarında el emeğine duyulan şiddetli ihtiyaçtı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Keten, yün ve pamuğa ipeği de eklemeliyiz. Yalnız ipek, herkesin kullanabileceği bir madde değildi; hayat düzeni ne kadar yükselirse yükselsin, ancak lüks maddesi olarak önem kazandı. İpek üretiminin en büyük merkezi, Lyon idi. Ancak Edit de Nantes&#8217;ın geri alınmasından sonra Protestanların çoğu başka ülkelere, özellikle İsviçre ve İngiltere&#8217;ye göç ettiklerinden, atölyelerini de oralara taşıdılar. <br />
<br />
 <br />
<br />
XVII. yüzyılda Fransa&#8217;da dokuma sanayii önde gidiyordu. Yeni kurulan modern bir orduya yüz binlerce üniforma yapımı dokuma sanayinin hızla gelişmesine yol açmıştı. 1685 te 1.500 işçi çalıştıran Van Robais Fabrikaları, 1720&#8242;de evde çalışan binlerce işçinin yanı sıra 1.8UO işçi çalıştırmaya başladı, İngiltere&#8217;de dokuma sanayinin önemi daha büyüktü. Yün işi ülkenin başlıca kazanç kaynağı olmuştu. (O kadar ki, Lordlar Kamarasının başkanı yün bir çuvalın üzerinde otururdu.)<br />
<br />
 <br />
<br />
Toplumsal ve ekonomik önemine rağmen kumaş imalâtının ortaçağdan o güne kadar büyük bir değişiklik geçirmemiş olması gerçekten anlaşılır gibi değil&#8230; İplik çokluk evlerde öreke ya da çıkrıkla eğirilirdi; hatta bu, yaşlı kızların geleneksel uğraşısıydı. iplik elde edildikten sonra da antik tezgâhlarda dokurlardı. Cilâlı Taş Çağı&#8217;ndan bu yana gerçekleştirilen tek yenilik, Leonardo da Vinci&#8217;nin icadı (1490), mekiğin kullanılmasıydı. Atkı ipliği, mekiğin içine yerleştirilmiş bir çubuğun üstüne sarılmaktaydı. Zincir iplikleri birbirlerinden uzaklaştıklarında, dokumacı açılan kanala bir uçtan mekiği sürer, öteki uçtan çekerdi. Zincir iplikleri yine birbirlerinden uzaklaşır, dokumacı çıkrığı yeniden atar, böylece sürüp giderdi.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bu &#8216;ömür törpüsü&#8217; işte, işçiler enikonu ustalık kazanmış olacaklar ki, bir işçi yılda yedi top kumaş imal edebiliyor, Van Robais Fabrikası bir partide 1200 top kumaş dokuyabiliyordu. Böylesine bir ustalık, kişisel yeteneklere dayandığından verim son derece düşüktü. Bu nedenle, kaliteden çok miktara önem veren İngilizler, üretimi hızlandırmanın yollarını aramaya koyuldular.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bu yolu, 1733&#8242;te John Kay buldu (1704-1764). icat ettiği bir aygıt sayesinde kordonla hareket ettirilen mekik bir yuvanın içine giriyordu. Böylece mekik yalnız daha çabuk gidip gelmekle kalmıyor, (hızından ötürü &#8220;uçan mekik&#8221; deniyordu.) dokumacının bir elinin de serbest kalmasını sağlıyordu.<br />
<br />
 <br />
<br />
&#8220;Uçan mekiğin&#8221; icadı hemen kaygı verici bir sorun yarattı: Kumaşlar daha hızla dokunduğundan iplik kıtlığı başgösterdi. Bu defa da iplik bükme işi ağır gidiyordu, öreke ve çıkrığın yerine artık makine kullanmak zorunlu olmuştu. John Wyatt&#8217;ın öncülüğünü yaptığı böyle bir makine, 1738&#8242;de Alman Ludwig Paul tarafından geliştirildi. Wyatt icat etmenin zevkiyle yetinen alçak gönüllü bir insandı, yaptığı makine ilgi görmedi ama, 1767&#8242;de James Hargreaves buna bazı değişiklikler getirerek bir kişinin tek başına 120 iplik birden bükmesine elverişli bir makine yaptı ve buna kızı &#8220;Jenny&#8221;nin adını verdi. İşsiz kalmaktan korkan işçiler &#8216;Jenny&#8217;ye karşı çıkınca iflâs eden Hargreaves, fabrikasını kapatmak zorunda kaldı.<br />
<br />
 <br />
<br />
 <br />
<br />
<br />
<br />
 <br />
<br />
Bir başka mucitin, dokuma tarakları fabrikatörü Thomas Highs&#8217;in de durumu bundan daha parlak olmadı, icat ettiği dokuma makinesi, &#8220;wateroframe&#8221; (1768) elle değil de hidrolik çarkla işlemesi bakımından gerçek bir ilerleme kaydettiği halde başarı kazanamadı; ama hiç değilse küçük bir iplik imalcisi olan Samuel Crompton&#8217;un (1753-1827) dikkatini çekti. Crompton, Highs&#8217;in makinesinin bazı öğelerini Jenny&#8217;ninkiyle birleştirdi; böylece &#8220;Mııle Jenny&#8221; adiyle tanınan &#8216;melez&#8217; bir makine ortaya çıktı (1774). Hayli alay ve kıskançtık konusu olmakla birlikte, aslında muslin dokumaya bile elverişli, ince ve sağlam iplikler eğiriyordu.<br />
<br />
 <br />
<br />
&#8220;Mule Jenny&#8221;nin yararlan öylesine ortadaydı ki, iplik imalatçıları benimsemek zorunda kaldılar. Ama kazancını başkası cebe indirdi&#8230;<br />
<br />
 <br />
<br />
Richard Arkwright (1732-1792) adlı açıkgöz bir iş adamı gittikçe artan kumaş talebi karşısında, öncekileri aşan mükemmellikte bir tezgâh imal etmeyi kafasına koydu. Böylece hem &#8220;Mule Jenny,&#8221; hem de &#8220;Waterframe&#8221;in özelliklerini birleştiren bir tezgâh çıktı ortaya. Arkwright hemen işe girişerek fabrikalar kurdu ve seri imalâta başladı. Sonunda kraldan soyluluk unvanı alacak kadar zengin oldu. XVIII. yüzyılın sonlarında halk, ona ulus çapında yüce zanaatçılardan biri gözüyle bakıyordu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Arkwright öldüğünde, dokuma sanayii ters yönde yeni bir devrim geçirmekteydi. Bu defa da dokumacılar, fabrikalardan taşan ipliği tüketemeyecek kadar ağır çalışıyorlardı. İplikçiliğin hızını izleyebilmek için dokuma tezgâhlarının makineleşmesi zorunlu hale gelmişti. Uçan mekik bile şimdi kaplumbağa kadar yavaş geliyordu. Bu iş, içli şiirlerin yazarı, Edmond Cartwright adlı bir papazı (1743-1823) iyice sarmıştı. Sonunda bir çözüm yolu bulmadı da değil: El tezgâhının dört hareketini birleştirdi; Watt&#8217;ın sanayide yeni yeni kullanılmaya başlanan buharlı makinesiyle hareketini sağladı (1785). Cartwright yetenekli, iyi niyetli bir insandı. Bu nedenle olacak, Arkwright&#8217;ın tersine iflâs etti ve sonunda Parlamentonun ulusal armağan olarak 1809&#8242;da sunduğu parayı kabul etmek zorunda kaldı.<br />
<br />
 <br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
Wikipedia Bilgisi: Kumaş, İpliklerin, çeşitli yöntemlerle bir araya getirilerek oluşturduğu kaplayıcı yüzeylerdir. Pamuk, yün, ipek, keten vb maddelerden elde edilir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Birbirlerine dik ve paralel konumda bulunan ipliklerin birbirlerinin altından üstünden geçirilmesi ile kumaş oluşturulur.<br />
<br />
 <br />
<br />
Tarihçe<br />
<br />
Giyinmek insanın temel ihtiyaçlarındandır. İlk olarak kumaş üretimi keten ile başlanmıştır. Daha sonrasında yün kullanılmaya başlanmıştır. Daha sonraları pamuklu kumaşlar yaygınlaşmıştır. Bu sayılanlara da ipek eklemekde yanlış olmayacaktır.<br />
<br />
 <br />
<br />
XVII. yüzyılda Fransa&#8217;da, sonra İngiltere&#8217;de merinos yünüyle imal edilen kumaşlar yayıldı. Pamuk ise başlangıçta Kuzey Amerika&#8217;da XVII. yüzyıldan beri ekiliyordu. Fakat diğerlerinin aksine ipek daha yavaş bir yayılım göstermiştir. Genel olarak lüks sembolüydü ipek. Başlıca olarak Lyon de ipek üretimine başlandı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Üretimi<br />
<br />
Kumaş dokuma veya örme metodu ile üretilir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Dokumada genel prensip atkı ve örgülerin birbirinin içerisinden geçmesidir. Bu alanda yapılmış en büyük yenilik Leonardo da Vinci&#8217;nin icadı (1490), olan mekiğin kullanılmasıydı.bu metodda atkı iplikleri mekik içindeki bir çubuk üzerinde sarılıdır. Zincir belirli aralıklarda ipliklerin yerini değiştirip iplikleri birbirlerinden uzaklaştıklarında, dokumacı açılan kanala bir kenarından diğer kenarına mekiği geçirir. daha sonra iplikler tersi yönde birbirinden uzaklaşır. Dokumacı yeniden mekiği bir uçtan diğer kenara kadar geçirir. Bu işlem sürekli devam eder.<br />
<br />
 <br />
<br />
Kumaş çeşitleri<br />
<br />
* Keten<br />
* Pamuklu<br />
* Yünlü<br />
* İpek<br />
* Angora<br />
* Kaşmir<br />
* Akrilik<br />
* Lasteks<br />
* Naylon<br />
* Polyester<br />
<br />
 <br />
<br />
Kumaşların sınıflandırılması<br />
<br />
Örme kumaşlar: İpliklerin iğneler vasıtasıyla ilmekler haline getirilerek oluşturulan esnek, elastik, dolgun ve yumuşak tekstil yüzeyleridir. Örme kumaşlar örgü yapısını oluşturan ilmeklerin özel şekil bağlantıları nedeni ile elastik yapıya sahiptirler.<br />
<br />
 <br />
<br />
Tek plaka örme kumaşlar<br />
Çift plaka örme kumaşlar<br />
Dokuma kumaşlar<br />
Yanmaz Kumaş<br />
Su geçirmez kumaşlar<br />
<br />
 <br />
<br />
Gore adı verilen bu kumaşlar, santimetrekaresinde 1,4 milyar adet gözenek içeren çok ince bir kumaş çeşididir. Gore, naylon veya polyester gibi yüksek performanslı sentetik kumaşlar üzerine lamine edilerek (ısıl işlemle yapıştırma) su ve rüzgar geçirmez fakat bunun yanında nefes alabilir giysiler elde edilir.<br />
<br />
Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir&#8230;]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Dokuma ve Kumaş<br />
(Keşifler ve Buluşlar)<br />
<br />
<br />
Mekanik icat, ihtiyacın ürünüdür. İnsanın en önemli ihtiyacı da, önce yemek, sonra giyimdir. Bu nedenle de elbise yapımı her çağda insan uğraşılarının belli başlılarından biri olmuştur.<br />
<br />
 Bu alanda ilk kullanılan madde, ketendi. Keten kumaş, uzun süre &#8216;rakipsiz&#8217;, &#8216;kral kumaş&#8217; sayıldı. Büyükannelerimizin sandıklarında bulunan elbiseleri hatırlamaya çalışmak, bunu kanıtlamaya yeter. Yün de onun kadar eskidir, denilebilir. Bununla birlikte merinos yünüyle imal edilenler ancak XVII. yüzyılda Fransa&#8217;da, sonra İngiltere&#8217;de yayıldı. Bu sıralarda pamuklu kumaşlar biliniyor, pamuk da Kuzey Amerika&#8217;da XVII. yüzyıldan beri ekiliyordu. Hatta zencilerin köle oluşlarının nedenini doğrudan pamuk plantasyonlarına bağlamak gerekir. Çünkü bu duruma yol açan etken. Güney Devletlerindeki pamuk ve şekerkamışı plantasyonlarında el emeğine duyulan şiddetli ihtiyaçtı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Keten, yün ve pamuğa ipeği de eklemeliyiz. Yalnız ipek, herkesin kullanabileceği bir madde değildi; hayat düzeni ne kadar yükselirse yükselsin, ancak lüks maddesi olarak önem kazandı. İpek üretiminin en büyük merkezi, Lyon idi. Ancak Edit de Nantes&#8217;ın geri alınmasından sonra Protestanların çoğu başka ülkelere, özellikle İsviçre ve İngiltere&#8217;ye göç ettiklerinden, atölyelerini de oralara taşıdılar. <br />
<br />
 <br />
<br />
XVII. yüzyılda Fransa&#8217;da dokuma sanayii önde gidiyordu. Yeni kurulan modern bir orduya yüz binlerce üniforma yapımı dokuma sanayinin hızla gelişmesine yol açmıştı. 1685 te 1.500 işçi çalıştıran Van Robais Fabrikaları, 1720&#8242;de evde çalışan binlerce işçinin yanı sıra 1.8UO işçi çalıştırmaya başladı, İngiltere&#8217;de dokuma sanayinin önemi daha büyüktü. Yün işi ülkenin başlıca kazanç kaynağı olmuştu. (O kadar ki, Lordlar Kamarasının başkanı yün bir çuvalın üzerinde otururdu.)<br />
<br />
 <br />
<br />
Toplumsal ve ekonomik önemine rağmen kumaş imalâtının ortaçağdan o güne kadar büyük bir değişiklik geçirmemiş olması gerçekten anlaşılır gibi değil&#8230; İplik çokluk evlerde öreke ya da çıkrıkla eğirilirdi; hatta bu, yaşlı kızların geleneksel uğraşısıydı. iplik elde edildikten sonra da antik tezgâhlarda dokurlardı. Cilâlı Taş Çağı&#8217;ndan bu yana gerçekleştirilen tek yenilik, Leonardo da Vinci&#8217;nin icadı (1490), mekiğin kullanılmasıydı. Atkı ipliği, mekiğin içine yerleştirilmiş bir çubuğun üstüne sarılmaktaydı. Zincir iplikleri birbirlerinden uzaklaştıklarında, dokumacı açılan kanala bir uçtan mekiği sürer, öteki uçtan çekerdi. Zincir iplikleri yine birbirlerinden uzaklaşır, dokumacı çıkrığı yeniden atar, böylece sürüp giderdi.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bu &#8216;ömür törpüsü&#8217; işte, işçiler enikonu ustalık kazanmış olacaklar ki, bir işçi yılda yedi top kumaş imal edebiliyor, Van Robais Fabrikası bir partide 1200 top kumaş dokuyabiliyordu. Böylesine bir ustalık, kişisel yeteneklere dayandığından verim son derece düşüktü. Bu nedenle, kaliteden çok miktara önem veren İngilizler, üretimi hızlandırmanın yollarını aramaya koyuldular.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bu yolu, 1733&#8242;te John Kay buldu (1704-1764). icat ettiği bir aygıt sayesinde kordonla hareket ettirilen mekik bir yuvanın içine giriyordu. Böylece mekik yalnız daha çabuk gidip gelmekle kalmıyor, (hızından ötürü &#8220;uçan mekik&#8221; deniyordu.) dokumacının bir elinin de serbest kalmasını sağlıyordu.<br />
<br />
 <br />
<br />
&#8220;Uçan mekiğin&#8221; icadı hemen kaygı verici bir sorun yarattı: Kumaşlar daha hızla dokunduğundan iplik kıtlığı başgösterdi. Bu defa da iplik bükme işi ağır gidiyordu, öreke ve çıkrığın yerine artık makine kullanmak zorunlu olmuştu. John Wyatt&#8217;ın öncülüğünü yaptığı böyle bir makine, 1738&#8242;de Alman Ludwig Paul tarafından geliştirildi. Wyatt icat etmenin zevkiyle yetinen alçak gönüllü bir insandı, yaptığı makine ilgi görmedi ama, 1767&#8242;de James Hargreaves buna bazı değişiklikler getirerek bir kişinin tek başına 120 iplik birden bükmesine elverişli bir makine yaptı ve buna kızı &#8220;Jenny&#8221;nin adını verdi. İşsiz kalmaktan korkan işçiler &#8216;Jenny&#8217;ye karşı çıkınca iflâs eden Hargreaves, fabrikasını kapatmak zorunda kaldı.<br />
<br />
 <br />
<br />
 <br />
<br />
<br />
<br />
 <br />
<br />
Bir başka mucitin, dokuma tarakları fabrikatörü Thomas Highs&#8217;in de durumu bundan daha parlak olmadı, icat ettiği dokuma makinesi, &#8220;wateroframe&#8221; (1768) elle değil de hidrolik çarkla işlemesi bakımından gerçek bir ilerleme kaydettiği halde başarı kazanamadı; ama hiç değilse küçük bir iplik imalcisi olan Samuel Crompton&#8217;un (1753-1827) dikkatini çekti. Crompton, Highs&#8217;in makinesinin bazı öğelerini Jenny&#8217;ninkiyle birleştirdi; böylece &#8220;Mııle Jenny&#8221; adiyle tanınan &#8216;melez&#8217; bir makine ortaya çıktı (1774). Hayli alay ve kıskançtık konusu olmakla birlikte, aslında muslin dokumaya bile elverişli, ince ve sağlam iplikler eğiriyordu.<br />
<br />
 <br />
<br />
&#8220;Mule Jenny&#8221;nin yararlan öylesine ortadaydı ki, iplik imalatçıları benimsemek zorunda kaldılar. Ama kazancını başkası cebe indirdi&#8230;<br />
<br />
 <br />
<br />
Richard Arkwright (1732-1792) adlı açıkgöz bir iş adamı gittikçe artan kumaş talebi karşısında, öncekileri aşan mükemmellikte bir tezgâh imal etmeyi kafasına koydu. Böylece hem &#8220;Mule Jenny,&#8221; hem de &#8220;Waterframe&#8221;in özelliklerini birleştiren bir tezgâh çıktı ortaya. Arkwright hemen işe girişerek fabrikalar kurdu ve seri imalâta başladı. Sonunda kraldan soyluluk unvanı alacak kadar zengin oldu. XVIII. yüzyılın sonlarında halk, ona ulus çapında yüce zanaatçılardan biri gözüyle bakıyordu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Arkwright öldüğünde, dokuma sanayii ters yönde yeni bir devrim geçirmekteydi. Bu defa da dokumacılar, fabrikalardan taşan ipliği tüketemeyecek kadar ağır çalışıyorlardı. İplikçiliğin hızını izleyebilmek için dokuma tezgâhlarının makineleşmesi zorunlu hale gelmişti. Uçan mekik bile şimdi kaplumbağa kadar yavaş geliyordu. Bu iş, içli şiirlerin yazarı, Edmond Cartwright adlı bir papazı (1743-1823) iyice sarmıştı. Sonunda bir çözüm yolu bulmadı da değil: El tezgâhının dört hareketini birleştirdi; Watt&#8217;ın sanayide yeni yeni kullanılmaya başlanan buharlı makinesiyle hareketini sağladı (1785). Cartwright yetenekli, iyi niyetli bir insandı. Bu nedenle olacak, Arkwright&#8217;ın tersine iflâs etti ve sonunda Parlamentonun ulusal armağan olarak 1809&#8242;da sunduğu parayı kabul etmek zorunda kaldı.<br />
<br />
 <br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
Wikipedia Bilgisi: Kumaş, İpliklerin, çeşitli yöntemlerle bir araya getirilerek oluşturduğu kaplayıcı yüzeylerdir. Pamuk, yün, ipek, keten vb maddelerden elde edilir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Birbirlerine dik ve paralel konumda bulunan ipliklerin birbirlerinin altından üstünden geçirilmesi ile kumaş oluşturulur.<br />
<br />
 <br />
<br />
Tarihçe<br />
<br />
Giyinmek insanın temel ihtiyaçlarındandır. İlk olarak kumaş üretimi keten ile başlanmıştır. Daha sonrasında yün kullanılmaya başlanmıştır. Daha sonraları pamuklu kumaşlar yaygınlaşmıştır. Bu sayılanlara da ipek eklemekde yanlış olmayacaktır.<br />
<br />
 <br />
<br />
XVII. yüzyılda Fransa&#8217;da, sonra İngiltere&#8217;de merinos yünüyle imal edilen kumaşlar yayıldı. Pamuk ise başlangıçta Kuzey Amerika&#8217;da XVII. yüzyıldan beri ekiliyordu. Fakat diğerlerinin aksine ipek daha yavaş bir yayılım göstermiştir. Genel olarak lüks sembolüydü ipek. Başlıca olarak Lyon de ipek üretimine başlandı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Üretimi<br />
<br />
Kumaş dokuma veya örme metodu ile üretilir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Dokumada genel prensip atkı ve örgülerin birbirinin içerisinden geçmesidir. Bu alanda yapılmış en büyük yenilik Leonardo da Vinci&#8217;nin icadı (1490), olan mekiğin kullanılmasıydı.bu metodda atkı iplikleri mekik içindeki bir çubuk üzerinde sarılıdır. Zincir belirli aralıklarda ipliklerin yerini değiştirip iplikleri birbirlerinden uzaklaştıklarında, dokumacı açılan kanala bir kenarından diğer kenarına mekiği geçirir. daha sonra iplikler tersi yönde birbirinden uzaklaşır. Dokumacı yeniden mekiği bir uçtan diğer kenara kadar geçirir. Bu işlem sürekli devam eder.<br />
<br />
 <br />
<br />
Kumaş çeşitleri<br />
<br />
* Keten<br />
* Pamuklu<br />
* Yünlü<br />
* İpek<br />
* Angora<br />
* Kaşmir<br />
* Akrilik<br />
* Lasteks<br />
* Naylon<br />
* Polyester<br />
<br />
 <br />
<br />
Kumaşların sınıflandırılması<br />
<br />
Örme kumaşlar: İpliklerin iğneler vasıtasıyla ilmekler haline getirilerek oluşturulan esnek, elastik, dolgun ve yumuşak tekstil yüzeyleridir. Örme kumaşlar örgü yapısını oluşturan ilmeklerin özel şekil bağlantıları nedeni ile elastik yapıya sahiptirler.<br />
<br />
 <br />
<br />
Tek plaka örme kumaşlar<br />
Çift plaka örme kumaşlar<br />
Dokuma kumaşlar<br />
Yanmaz Kumaş<br />
Su geçirmez kumaşlar<br />
<br />
 <br />
<br />
Gore adı verilen bu kumaşlar, santimetrekaresinde 1,4 milyar adet gözenek içeren çok ince bir kumaş çeşididir. Gore, naylon veya polyester gibi yüksek performanslı sentetik kumaşlar üzerine lamine edilerek (ısıl işlemle yapıştırma) su ve rüzgar geçirmez fakat bunun yanında nefes alabilir giysiler elde edilir.<br />
<br />
Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir&#8230;]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Balon]]></title>
			<link>http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=939</link>
			<pubDate>Thu, 30 Apr 2009 02:16:18 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=939</guid>
			<description><![CDATA[Balon<br />
<br />
(Keşifler ve Buluşlar)<br />
<br />
<br />
Buhar sorununu bilimsel yönden geliştirmesinden ötürü Watt, bu devrimlerin kaynağı sayılmalıdır. Ondan önce Newcomen&#8217;in makinesi ağır ve zor ilerliyor, teknik yerinde sayıyordu. Watt&#8217;ın aracılığıyla bilimin işi ele alması üzerine bu yavaş gidişte birden bir canlanma görüldü. Tekniğin ilerleyişi bir devrim niteliğini aldı, olayların akışı büyük bir hız kazandı. Bilim, insanlık tarihinde üçüncü defa müdahalede bulunuyordu, ama bu müdahalesi, toplumda bundan böyle büyük bir rol oynayacağını kanıtlayacak nitelikteydi.<br />
<br />
Şimdilik bütün rolü, yalnızca icat edilmiş bir makinenin geliştirilmesi ve mükemmelleştirilmesiydi. Ama bundan sonra tam tersine bir oluşumla karşılaşılacağı anlaşılıyordu. Çünkü bilim bazı dallarda tekniğin kendisinden önce davranmasına meydan vermeyecek kadar ilerlemişti. Artık mucite hangi yönün daha elverişli ve hangi bulguların daha yararlı olacağını bilim gösterecekti. Söz hakkı, usta teknisyenlerin değil, bilimsel düşünce ve deneylerle ilerleyen bilim adamlarınındı. Bu dönemin bilimi en çok gazlar konusunda, ilerlemiş bulunduğuna göre, en göz kamaştırıcı icadını da elbette bu alanda verecekti. <br />
<br />
Bu döneme kadar &#8220;gaz teorisi&#8221;ni kuranlar fizikçiler olmuştu; yani gazların yalnız fiziksel özellikleri üzerinde durulmuştu. XVII. yüzyılın ortalarına doğru kimyacılar da bu konuya ilgi göstermeye başladılar, o güne kadar yalnız bir tür &#8220;hava&#8221; var sanılıyordu; o da soluk aldığımız hava; Fransa&#8217;da Lavoisier ve Berthollet; İngiltere&#8217;de Cavendish ve Priestley; İsveç&#8217;te Scheele; Rusya&#8217;da Lomonosov genel olarak kullanılan &#8220;hava&#8221; teriminin birçok gazları kapsadığını kanıtladılar; 1772&#8242;de Priesley, bu konuda yazdığı bir eserinde gazların bir dökümünü yaptı. Saydığı gazlar şunlardır: &#8220;ateş havası&#8221; (oksijeni kastediyordu.) &#8220;sabit hava&#8221; (karbonik gaz), &#8220;güherçileli hava&#8221; (azot bioksidi), &#8220;yanar hava&#8221; (hidrojen), &#8220;flogistikli hava&#8221; (azot) vb. Ayrıca bunların yanarlığı, yoğunluğu gibi özelliklerini de açıklıyor; &#8220;sabit hava&#8221;nın deney kabının dibinde kalan ağır bir gaz, &#8220;yanar hava&#8221;nın hafif ve uçucu olduğunu anlatıyordu.<br />
<br />
Briestley&#8217;in keşiflerinin yarattığı heyecana kapılanlar arasında Etienne Montgolfier (1745 . 1799) adlı Annonayli bir Fransız da vardı. Tanınmış bir kâğıt fabrikatörünün oğlu olan Montgolfier, Soufflot ile birlikte Paris&#8217;te mimarlık öğrenimi gördükten sonra babasının fabrikasında çalışmak üzere ülkesine dönmüştü. Fransa&#8217;da bilimsel zekâsını kullanmak, yeni yöntemler keşfetmek ve Fransız kâğıtçılığına yenilikler getirmek fırsatını buldu.<br />
<br />
Deneylere güvenen, zeki, metotlu ve sakin bir insandı. Bu kişiliğiyle de ağabeyi Joseph&#8217;in tam karşıtıydı. Kardeşi kadar yaratıcı ve parlak bir zekâya sahip olan Joseph (1740-1810), hayalci, iradeli ve ateşli bir gençti. Aslında bu iki zıt yaradılış birbirlerini tamamlıyordu. Joseph garip bir fikir ortaya attı mı, Etienne onu hemen dengeler, yoluna koyar ve uygulardı. Vivarais dağının doruğunda uçuşan bulutları kıskanmak, &#8220;suni bulut&#8221; meydana getirmeyi ve onun asılları gibi uçuştuğunu düşlemek ancak Joseph gibi birinin aklına gelebilirdi. Çevresindekiler varsın kahkahayla gülsünler&#8230; Buna bir Etienne gülmemişti; çünkü Priestley&#8217;in kitabında &#8220;havadan daha hafif ve daha ağır ofan gazlar&#8221; olduğunu okumuştu. Bunlardan biri, bir zarfa doldurulabilse havada yükselemez miydi?<br />
<br />
Bu zarfın atmosferde, hiç değilse kendi yoğunluğuna eşit bir gaza rastlayıncaya kadar yükselmesi mantık gereğiydi. Hemen deneylere girişerek kağıttan bir kese yaptı, bunu demir parçaları üzerine sülfirik asit dökerek elde ettiği &#8220;yanar hava&#8221;yla (hidrojen) doldurdu. Kesekâğıdı bir süre uçtuktan sonra düştü. Gaz çok inceydi, kâğıttan geçip havaya karışmıştı. Daha elverişli bir gaz bulmak gerekliydi.<br />
<br />
 İki kardeş, bu defa nemli samanla yün yaktılar, çıkan gazla doldurulan kese tavana kadar yükseldi. Bu yükselişin nedeni, o günlerde sanıldığı gibi, saman-yün karışımının kimyasal bir özelliğinden ileri gelmiyordu. Isınan havanın daha hafif olduğunu İsviçreli fizikçi Horace de Saussure (1740-1799) o yıllarda kanıtladı.<br />
<br />
Bu olaylar sırasında, iki kardeş ipekten paralelyüz biçiminde iki metre küplük bir zarf imal ettiler. Bunu sıcak havayla doldurunca uçtuğunu ve tavana gidip yapıştığını gördüler. Bu deneyden cesaret alarak yirmi metre küplük bir zarf imal etmeye koyuldular. Bu defa, deneylerini açık havada yaptılar. &#8220;Balon,&#8221; kendisini ateşin üstünde tutan ipleri kopartarak havalandı ve 300 metreye yükseldi. Böylece Montgolfier kardeşler kendilerini var güçleriyle çalışmalarına verdiler. Hemen 11.50 metre çapında, 750 metre küp hacminde yeni bir balon imal ettiler. Bu balon ambalaj bezinden yapılmış ve kâğıtla astarlanmıştı. 215 kilo geliyor, ayrıca 200 kilo da yük alıyordu. Başarılarının daha geniş yankılar yapması ve daha çok kişi tarafından izlenebilmesi için deneylerini Vivarais Meclisinin toplanacağı 5 Haziran 1783&#8242;te uygulamaya karar verdiler.<br />
<br />
O gün bütün şehir halkı alanda toplanmıştı. Tam ortada içi boş şekilsiz bir balon durmaktaydı. Montgolfier kardeşlerden biri, resmi kişilere doğru ilerledi. &#8220;Sayın meclis üyeleri, bu büyük keseyi buharla dolduracağız. Az sonra göklere yükseldiğini göreceksiniz,&#8221; dedi. Kesenin altında samanla yün yaktılar. Seyirciler, kesenin kırışıklarının açılıp şiştiğini ve kusursuz bir küre biçimini aldığını gördüler. Bunu sekiz kişi zor zaptediyordu; derken ansızın bıraktılar! Kalabalığın soluğu kesilmişti. Balon yükselmeye başladı; 2.000 metre kadar gittikten sonra birden söndü ve hareket noktasından 4 km. uzakta bir bağa ağır ağır düştü.<br />
<br />
Bu olay yalnız bilim dünyasında değil bütün dünyada büyük bir heyecan yarattı. Ezeli düş gerçek olmuş, ağırlık yenilmiş, insan dehası göklerin egemenliğini ele alarak bulutlarla, kuşlarla boy ölçüşür duruma gelmişti. Bilimler Akademisi, böyle olağanüstü bir olaya tanık olmak istedi. Deneyin masraflarını yüklenerek tekrarlanması için Montgolfier kardeşleri Paris&#8217;e çağırdı; bir yandan da uzmanları deneyin ayrıntılarını hazırlamakla görevlendirdi.<br />
<br />
Jeolog Faujas de Saint-Fond deneye katılma kaydı açtı; yapımcı Anne-Jean Robert (1758-1820) balonun imalini ele aldı; tanınmış Fizikçi Jacques Charles (1746-1823) de girişimin bilimsel yönetimine atandı.<br />
<br />
Özellikle gazların genleşmesi konusunda incelemeler yapmış olan Jacques Charles yalnız meslektaşlarının saygıyla eğildikleri bir bilim adamıydı. &#8220;Uçan bir makine&#8221; meydana getirme işiyle görevlendirildiğinde, bilimsel bir ruhla işe koyuldu ve sıcak hava yerine hidrojeni kullanmaya karar verdi. Ne yazık ki, Robert&#8217;in &#8220;Mariot Kanunu&#8221;ndan haberi olmadığından kusursuz bir küre biçimi vermek için balonu iyice doldurdu. 27 Ağustos 1783&#8242;te, Paris halkının yarısının toplandığı Champ-de-Mars&#8217;da toplar atılmaya başladı. Bu işaretle havalanan balon, bir anda 1.000 metreye yükselip bulutların arasında kayboldu. İnsan zekâsının bu &#8216;mucize&#8217;si karşısında kalabalık bağırıyor, haykırıyor, kucaklaşıyor, ağlaşıyordu. ne var ki, balon yükseğe çıkınca aşırı gerilmiş, patlamış ve Paris&#8217; ten yirmi kilometre uzağa düşmüştü.<br />
<br />
Bu sırada Etienne Montgolfier de, Paris&#8217;e gelmiş ve &#8220;Montgolfiere&#8221; imal etmeye başlamıştı. Bu yine küre biçiminde, altın renkli işlemelerle süslü mavi bir balondu. Altına bir kafes asarak içine bir koyun, bir horoz, bir de kaz koydukları balonu Versay sarayında kral, kraliçe ve saray mensupları önünde salıvermeye karar verdiler. Kararlaştırılan zamandan üç saat önce, sarayın parkları ve civar sokaklar görülmemiş bir kalabalıkla dolmuştu.<br />
<br />
Saat ikide halatlar kesildi ve balon &#8216;yolcularını&#8217; alarak havalanmaya başladı. On dakika sonra da Vaucresson koruluğuna indi. Herkes hayvanların yolculuğu nasıl geçirdiklerini öğrenmek için oraya koşuştu. Hedefe ilk varan Pilatre de Rozier, kafesi açınca hayvanlar sağ salim dışarıya fırladılar. Böylece atmosferin yüksek tabakalarının canlılar için solunuma elverişsiz olmadığı da kanıtlanmış oldu.. Bu gözlem gözü pek bir insan olan Pilatre&#8217;i çok heyecanlandırmıştı. İnsanların önlerinde açılan bu yepyeni egemenlik alanının kâşiflerinden yalnız hayvanlar olmasına gönlü razı gelmiyordu. Bu yeni dünyayı insan keşfe çıkmalı ve bu kişi de kendisi olmalıydı.<br />
<br />
Pilatre yalnız gözünü budaktan sakınmaz kişi değil, aynı zamanda bir bilim adamıydı da. Montgolfierler onun verdiği ölçüler üzerine, 20 metre yüksekliğinde 16 metre çapında bir balon imal etmeye koyuldular. Sıcak havanın girdiği alt deliğin ağzına sorgun ağacından küçük bir bölme eklediler. Ocağı meydana getirecek olan saman yığınını buraya doldurdular. Deney günü yaklaştıkça sorumlu kişileri bir korkudur alıyordu. Bir insanın kendisini böyle çılgınca bir tehlikeye atmasına izin verilecek miydi? XVI. Louis, &#8220;Kurban olarak insan verilmek isteniyorsa, ölüme mahkum kişileri koşsunlar bu işe!&#8221; diye emretti. Pilatre bundan gocundu, &#8220;Göklere yükselme onurunu aşağılık canilere mi vereceğiz? Hayır, asla bu olmayacak,&#8221; diyerek dostlarından D&#8217;Arlandes Marki&#8217;si François-Laurent&#8217;ı kralı ikna etmeye gönderdi.<br />
<br />
Deney günü saat 13&#8242;te balon gözü pek yolcusunu ve ona katılan D&#8217;Arlandes&#8217;i de alarak Muette bahçesinden havalandı. Balon ve yolcular 1.000 metre yükseklikten Paris&#8217;in üstünde dolaştılar. Sokaklar, balkonlar, hatta damlar insan almıyordu. Balon Butte-aux-Cailles&#8217;a yumuşak bir iniş yaptı. Yolcular, yer çekiminin bin yıllık zincirlerini kıran yiğit şövalyelere yaraşır bir zafer alayını artlarına takıp başkente döndüler.<br />
<br />
GÜDÜMLÜ BALONLARIN KISA SALTANATI<br />
<br />
Patlamalı motorlar ve havalı lastikler, mekanik -uygarlığın iki temel icadı olmuştu. Yöremize bir göz gezdirmek bu iki icada neler borçlu olduğumuzu anlamaya yeter. Özel arabamızdan traktöre, motosikletten otobüs ve sanayi motorlarına kadar her şey bunlara dayanmaktadır. Şimdi bunlara bir de uçağı eklemek gerekir.<br />
<br />
Ikarus&#8217;un şairane hayalini gerçekleştiren işte bu patlamalı motor ve havalı tekerlek oldu. Ne var ki bu, sayısız bilim adamlarının uzun ve inatçı çalışmalarına, Lalande gibi bazı bilginlerin, saçma şeylerle uğraşıyor denilip alaya alınmalarına, hatta bazılarının hayatına mal oldu. Bununla birlikte, kabul etmeliyiz ki, bazı çılgınların imal ettikleri ilkel araçlarla kuşlar örneği uçacaklarını ileri sürmeleri karşısında, kuşku ve inansızlık gösterenler, bütünüyle haksız değillerdi. Gerçi Lalande&#8217;ın zamanında aerodinamik bilimi mevcut değildi, ama bu girişimlerin iyi bir sonuca ulaşamayacağını anlamak için statiğin belli başlı kanunlarını bilmek yeterliydi.<br />
<br />
Hareketli kanatlar takıp uçacağını öne süren cüretli mucit cahil kişi olsa gerekti; çünkü o kanatlarla üstüne dayanacağı havanın direnciyle kendi öz ağırlığını oranlamayı bile bilmiyordu, insanın kuş olmadığını, bunun sonucu olarak onlar gibi kanatları idare edecek kadar güçlü karın kaslarına sahip bulunmadığını da unutuyordu. Zaten XIX. yüzyılda girişilen bütün &#8220;uçan adam&#8221; deneyleri halkın kayıtsızlığıyla karşılaşmıştı. Halkın aklı ancak &#8220;havadan daha hafif&#8221;e erebiliyordu. Böylesi, yolcusunu kazasız belâsız taşıyabilecek tek hava aracıdır, deniyordu. Gerçi balon güdümlü bir araç değildi ve ilerlemek için rüzgârın sürüklemesine uymak gerekiyordu, ama günün birinde bunun da çaresinin bulunacağına herkes inanıyordu.<br />
<br />
Güdümlü balon karşılarına yine o bildik &#8220;havadan daha hafif&#8221; sorununu çıkartmaktaydı. Çünkü güdüm ancak motorla olabilirdi. Bu durumda motor hem çok hafif, hem de dümeni ve pervaneyi çevireceğinden aynı zamanda güçlü olmalıydı. Görülüyor ki, güdümlü balon, sadece buharlı makinenin tanındığı bir dönemde gerçekleşebilecek bir tasan değildi. Sözgelişi Giffard&#8217;ın, 1852&#8242;de kendi balonuna taktığı buharlı makine 450 kilo ağırlığında ve olup olacağı 3 beygirgücündeydi. Üç beygir de etkili bir güdüm sağlayabilecek bir güç değildir.<br />
<br />
 Elektrik motorlarının icadı araştırmalara yeni bir yön kazandırdı ve mucitlerin hevesini körükledi. 1883&#8242;te Gaston ve Albert Tissandier kardeşler elips biçiminde ve 28 m. uzunluğunda bir balon imal ettiler. Buna, pillerle beslenen bir Siemens elektrik motoruyla döndürülen bir pervane de eklediler. Bütün bunların toplam ağırlığı 300 kiloyu bulmuştu ve bir buçuk beygirlik gücü vardı. Öyle ki bu girişimde de gerekli güdümün elde edilmesi mümkün değildi.<br />
<br />
 Balonlara güdümlülük verme fikri yavaş yavaş bir efsane olarak görünmeye başlamıştı ki, 1884&#8242;te Charles Renard (1847-1905) yaptığı deneyle bunun aksini kanıtlayabildi. Bu havacı 8 beygirgücünde ve 564 kilo gelen bir elektrikli motor koymayı başardı. La France adını verdiği 50 metrelik balonuyla 7.600 km.&#8217;lik bir uzaklığı gidip döndü. Deney ispatlayıcıydı ama olağanüstü bir başarı ve gelecek vaat etmeyen bir gösteri gibi görünüyordu. Gerçi motorun gücünü artırabilirlerdi ama güçle birlikte ağırlık da artıyordu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Patlamalı motorların yaygınlaşması ve gelişmesi yeni ufuklar açtı. 1897&#8242;de Alman Woelfert balona, bir Daimler motoru yükledi. Deutschland adını verdiği bu balon 28 m. uzunluğundaydı ve iki pervaneliydi. Ama ne yazık ki havacı, bu hacimdeki bir hidrojen balonunun içinde alev saçan bir patlamalı motor oturtmanın barutla ateşi bir arada bulundurmak demek olduğunu düşünememişti. Öyle ki 14 Haziranda yaptığı deneme faciayla sona erdi.<br />
<br />
 <br />
<br />
Balonla patlamalı motoru bağdaştırmayı ilk başaran ünlü Brezilyalı Alberto Santos-Dumont (1873-1932) oldu. Ve 19 Ekim 1901&#8242;de &#8220;Deutsch&#8221; armağanını kazandı. Bu armağanın, Sint-Cloud&#8217;dan hareket edip Eyfel&#8217;in çevresini dönecek ve hareket noktasına inecek ilk balona verilmesi kararlaştırılmıştı. Santos-Dumont&#8217;un balona nasıl hâkim olduğunu görenler şaşmış ve hayran olmuşlardı. Balonda güdüm savaşı kazanılmıştı. Henüz uçak sözü edilmediği ve Ader&#8217;in ordunun anlayışsızlığını görüp kabuğuna çekildiği bu dönemde meydan güdümlü balonundu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Fransa&#8217;da ve Almanya&#8217;da mucitler ve halk heyecan içindeydi. Cüretli zenginler yarışırcasına mucitleri kışkırtıyorlardı. Zengin Fransız sanayicisi Paul Lebaudy (1858 -1937), 1902&#8242;den başlayarak bir seri güdümlü balon yapılması için bir servet harcadı, ama bunların çoğu facialarla son buldu, içlerinde en şanslı olan, Mühendis Julliot&#8217;nun yapısı Liberte (1909), 63 m. uzunluğunda 12.50 m. çapındaydı ve 120 beygirlik bir motor ona 40 km.&#8217;lik hız vermekteydi.<br />
<br />
 <br />
<br />
Almanya&#8217;da bu işlerin başında Graf von Zeppelin bulunmaktaydı (1838-1917). Sarsılmaz bir inançla çalışmakta t)tan bu kişiyi halk heyecanıyla ve imparator da lütuflarıyla desteklemekteydiler. Birçok acı tecrübeler geçirdiği ve facialara tanık olduğu halde, bu manevi desteklemeler sayesinde umutsuzluğa düşmedi ve gerçekten dev bir hava filosu meydana getirmeyi başardı. &#8220;Zeplinler kafes şeklindeki demir iskeleti! dev iğler olup taşıdıkları hidrojen balonları sayesinde havalanmaktaydılar, ilkinin boyu 128 m. ve hacmi 11.000 metre küptü (1900). Ve iki tane 16 beygirlik motorla işlemekteydi. Sonuncusu (1936) Avrupa ile Amerika arasında ticari bir havacılık hattında çalışıyordu: bunun hacmi 105.000 metre küptü ve motoru da 2.650 beygirgücündeydi. Salonu, yemekhanesi konforlu ve fresklerle süslüydü; ayrıca bir sigara salonuna, duş odasına da sahip olan bu güdümlü balon 50 yolcu taşımaktaydı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Zeplinler dev araçlardı; sonuncusunun boyu 200 m.&#8217;yi buluyordu. Fakat o oranda da tehlikeliydiler; çünkü taşıdıkları hidrojen faciaya sebep olmak için bir kıvılcım bekliyordu. Eninde sonunda güdümlü balon yok olmaya mahkûmdu.<br />
<br />
 <br />
<br />
1914&#8242;ten başlayarak Graf von Zeppelin, 148 m. uzunluğunda ve 600 beygirgücünde bir motorla işleyecek olanı &#8220;Zeppelin IV&#8221;ün montajıyla uğraşıyorken uçak deneme safhasından çıkmış, askeri ve sivil alanda parlak bir geleceğe doğru uçmaya başlamıştı bile.<br />
<br />
 <br />
<br />
HAVACILIĞIN BEŞİĞİ<br />
<br />
Balon, XX. yüzyılın başında en mükemmel durumuna geliyor ve bir yığın mucit güdümlüsünü de imal edebileceklerini ileri sürüyorlarken, &#8220;havadan daha ağır&#8221; olan bir şeyin ardından koşanlar bulunduğuna herkes şaşıyordu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Oysa böyle düşünenler yanılıyorlardı; çünkü tabiatta balona benzeyen bir örneğin bulunmamasına karşılık kuşlar, &#8220;havadan daha ağır&#8221;ın tipik örnekleriydi. Uçurtma çoktan beri biliniyordu. İnsanı taşıyabilmesi için daha büyüğünü imal etmek yeterdi. Bir yığın araştırmacı işte bu mantığı yürütüyor ve bu uğurda kurbanlar veriyorlardı, insan kaslarının uçmak için yeterli güçte olmadığını çabuk anladıklarından tek umutları motora kalmıştı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Sorunu bilimsel olarak ilk inceleyen İngiliz George Cayley (1773-1857) oldu; hatta vatandaşı William Samuel Henson 1842&#8242;de elli metre boyunda tek kanatlı bir uçak bile imal etti. Ama uçuramadı, çünkü ağırlık ve güç sorunu henüz çözümlenmemişti; buharlı makineyle çözümlenecek gibi değildi. Öyle ki, yapılacak bütün denemelerin boşa gitmesi kaçınılmaz bir sonuçtu. Gerçekten de 1895&#8242;te İngiliz mühendisi Hiram Maxim (1840-1916) ve büyük Amerikalı fizikçi Samuel Langley&#8217;in (1834-1906) 1903&#8242;teki denemeleri başarısızlıkla sona erdi.<br />
<br />
 <br />
<br />
Buharlı uçan makineyi uçurmayı başaran tek mucit Fransız Clement Ader (1890 ve 1897) oldu. Balonun aracılığı olmaksızın göğe yükselebilen ilk insanın Ader (1841-1925), P.T.T.&#8217;de mühendisken mucitlik hevesiyle işinden çıkmıştı. Başarılı oldu ve epey de para kazandı. O zaman kendini rahatça, &#8220;havadan daha ağır&#8221; sorununu incelemeye verdi. Yaklaşık bir milyon frank harcadı, ama amacına da ulaştı. 9 Ekim 1890&#8242;da, pervanesi 20 beygirgücündeki bir makineyle dönen ve ağırlığı beygir başına 15 kg. olan aracı yerden kalktı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Yedi yıl sonraki başarısı yerden kalkmakla da kalmadı; bir hamle yaparak 300 m. uçtu. Bu başarıyı gerçekleştirdiği aracı; birer ufak buhar makinesiyle dönen, iki pervaneli ve 16 metre boyunda koca bir yarasaydı. Ader makinenin kendisini alıp götürdüğünü, aşağıda yerin hızla gömüldüğünü ve rüzgârın gücüyle, hazırlanan pistin dışına sürüklendiğini görünce soğukkanlılığını kaybetti. Motoru durdurarak kendini inişe koyuverdi. Anlayışla karşılanması gereken böyle bir telâş, buna rağmen aleyhine oldu; çünkü deneyde hazır bulunan Savunma Bakanlığı delegeleri denemeyi yeterli bir başarı saymadılar ve bakanlığın desteğini reddettiler. Çaresiz ve umutsuz kalan Ader havacılığın dikenli yollarından usulca uzaklaştı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Ader&#8217;in başarısızlığı, &#8220;havadan daha ağır&#8221;ın başarılı sonuca varabilmesi için hafif makinenin yeterlj olmadığını, bu aracı kullanmayı bilmek de gerektiğini ispatlamıştır. Aracın itici bölümünde kusur yoktu; beygir başına 3 kilo gelmekteydi ki, bu gerçekten büyük bir başarıydı. Ancak, resmi deney için sınırlanan alanı geçmiş olsaydı bile pratik bir makine haline gelemeyecekti; aracın itici bölümünü başarıyla meydana getirmişti, ama aerodinamik bölümün sırrını keşfedememişti. Ader&#8217;in pilotluğu bilmediği kadar aracı da uçmayı bilmiyordu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bütün öncüler gibi Ader de bir makinenin uçabilmesi için kuşa benzemesi gerektiğini düşünmüştü. Buna inanıldığı için de leyleğin, akbabanın uçuşu inceleniyor, kanatları ve bunları nasıl kullandıkları gözlemleniyordu. Ama araştırmacılar tabiatı kılı kılına taklit etmenin söz konusu olamayacağını tahmin edebilmeliydiler. Hayvanların imkânları ayrıdır, insanınki ayrı. Onları inceleme, kopya etmeye varacaksa yararsızdı; tersine bunların işleme mekanizması anlaşıldıktan sonra insanın imkânlarıyla oranlanarak bir sonuca varmak gerekirdi.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bunu böyle anlayıp araştırmalarını bu açıdan yapan ilk bilim adamı Alman Otto Lilienthal (1848-1896) oldu. Kendini bütün kalbiyle ve ruhuyla uçma sorununa verdi; bu sorunun bilgini, yapımcısı, akrobatı, fizyolojisti oldu. Kırk üç yaşında olduğu halde kanatlar takıp her seferinde biraz daha uzun uçuşlar yapmaktaydı. Aracı 4 m. kapsamlı ve 14 metrekare havayı kaplayan bir planördü. Yelkensi aracının ortasında durur, kendini bir tepeden aşağıya atar, havada mümkün olduğu kadar uzağa gidecek şekilde süzülmek için ne manevralar yapılacağını ve yükselen hava akımlarından yararlanma yöntemlerini araştırırdı. Yaptığı iş ölüme kafa tutmak değil, onu yudum yudum yenmekti. Ama hışmına gelmedi de değil; aracı 1896 yılında bir gün havada kırıldı ve Lilienthal hayatını bu serüvende kaybetti. Ama gelecek kuşaklara hazine değerinde bilgiler ve havacılığın doğmasına imkân hazırlayan gözlemler bıraktı. Bu hazineyi Fransız Ferber ve Amerikalı Chanute ve Langley buldular, değerlendirdiler ve yararlandılar.<br />
<br />
 <br />
<br />
Amerikalı mühendis Octave Chanute&#8217;ün (1832-1910) özelikle kayda değer katkıları oldu. Mouillard&#8217;ı tanımış ve Lilienthal&#8217;m deneylerini dikkatle izlemişti. Birinin teorik çalışmalarından yararlanıp ötekinin izinden gitmeye karar verdi. Kişisel deneyleri onu, Almanın planöründe değişiklikler yapmaya götürdü: Onun tek katlı kanadının yerine iki katlısını koydu ve bir de stabilizatör, yani doğrultuyu düzeltmeye yarayan bir kuyruk ekledi. Bu aracı sırtına alır ve hava kendisini kaldırsın diye bayır aşağı koşardı. 1897&#8242;de bu şekilde 109 m. uçmayı başardı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Göğün fethi konusunun en ateşli aktüalite olduğu bu dönemde Chanute&#8217;ün kendisinin ve Lilienthal&#8217;in deneylerini anlatan kitabının yayımlanması kuşkusuz yankılar yaratmıştı ve bir yığın heyecanlı genç, Ader&#8217;in deyimiyle &#8220;uçucu&#8221; olma hevesine kapılmıştı. Bunlardan ikisi, Dayton&#8217;da (Ohio) bisiklet satıcılığı yapan otuz iki ve otuz sekiz yaşındaki Wilbur (1867-1912) ve Orville Wright (1871-1948) kardeşler oldu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Wright kardeşler Chanute&#8217;ün deneylerinin izinden gitmek kararında olmakla birlikte apayrı bir yol izlediler. Acele işi bir yana bırakıp ağır ama emin adımlarla gitmeyi bildiler. Önce işi ayrıştırdılar ve güçlükleri tek tek bulup bunları gidermenin yollarını bulmaya çalıştılar. Araştırmalarına, çift kanatlı Chanute planörüyle başladılar (1889). Sonunda havaya daha iyi hâkim olabilmek için arka planda karın üstü yatmanın, stabilizatör kuyruğun yerine bir derinlik dümeni kullanmanın ve dümenin, gözlerinin önünde olması için öne yerleştirmenin daha iyi olacağını gördüler. Bundan başka geriye bir direksiyon dümeni eklediler, taşıma yüzeyini de genişlettiler. Kısacası Wrightlar ilkel uçurtmayı 1902&#8242;de, binden fazla deney ve uçmanın verdiği tecrübelerin sonucunda Lilienthal ve Chanute&#8217;ünküne kat kat üstün bir planör durumuna getirdiler.<br />
<br />
 <br />
<br />
1903&#8242;te Wrightlar yerden kesilmek için dıştan yardım almaya son vermeyi düşündüler ve bu amaçla araca bir motor takmaya karar verdiler. Bunun için de 20 beygirlik bir Fransız motoru aldılar. Yeni &#8216;uçak&#8217; 17 Aralık 1903&#8242;te havalandı. En çok 260 metrelik uçuşlar yapabiliyor ve bu, o zamanlar binlerce kilometre aşan Conste Hation&#8217;un yanında hiçten öteye gideceğe benzemiyordu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Ama bu gibi olumsuz düşünceler şu gerçeğin yanında saçmaydı: Havacılık doğmuştu. Gerekli iki önemli unsurun, hafif motor ve aerodinamik tekniğin, zamanla deneyler ve bilimsel çalışmalar ilerledikçe gelişeceği kesindi.<br />
<br />
 <br />
<br />
Wright kardeşler böyle sessiz sessiz çalışırlarken Avrupa da boş durmuyordu. Onun da mucitleri Lilienthal, Ader ve Chanute&#8217;un deneylerini, kendilerine özgü dehalarıyla devam ettiriyorlardı, izledikleri yöntem. Amerikalılarınkinden bambaşkaydı. Onların ağır ve emin adımlarla gitmelerine karşı, Avrupalılar çılgın bir cüretle ve &#8220;ya batar ya da çıkar&#8221; zihniyetiyle ilerlemekteydiler. Yüce olmasına yüce bir yöntemdi bu, ama hem insanca, hem paraca pahalıya mal oluyordu. Yüzbaşı Fernand Ferber (1862-1909), Mühendis Robert Esnault-Pelteri, Gabriel Voisin, ve Louis Breguet gibi teknisyenlerden başka bir yığın spor meraklısı ve çılgın amatör de işin peşindeydiler. Teknisyen, sanatçı, salon adamı olsun hepside Cyrano&#8217;nun ülkesine yaraşır zarif bir gözü peklik gösteriyordu ve halkın kulağı onlardaydı. Santos-Dumont, Henri Ferman, Louis Bleriot halkın heyecanını uyandırıyorlardı. Peki ya bilim? Bilim bu ampirik ve tehlikeli denemeler safhasını izleyecekti.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bilindiği gibi, Wright kardeşler buluşlarını 1908&#8242;de Fransa&#8217;da açığa vurdular, ama o zaman Fransız uzmanlar onlara ulaşmış hatta geçmiş bulunuyorlardı. İlk uçak motorları hizmete girmişti bile; bunlar Leon Levavasseur&#8217;un (1863 -1922) V motorlu Antoinette ve Laurent Seguin&#8217;in ünlü rotatif Gnöme&#8217;uydu. Birkaç ay önce de teknisyen Paul Cornu&#8217;nün yaptığı ilk helikopter ve Breguet ile Fizyolojisi Charles Richet&#8217;nin ortak yapımları Gyroplane&#8217;ı (jiroplan) havalanmış bulunuyordu. Bunları da çok geçmeden 1910&#8242;da Marsilyalı mühendis Henri Fabre&#8217;ın hydravion&#8217;u (deniz uçağı) izleyecekti.<br />
<br />
Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir&#8230;]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Balon<br />
<br />
(Keşifler ve Buluşlar)<br />
<br />
<br />
Buhar sorununu bilimsel yönden geliştirmesinden ötürü Watt, bu devrimlerin kaynağı sayılmalıdır. Ondan önce Newcomen&#8217;in makinesi ağır ve zor ilerliyor, teknik yerinde sayıyordu. Watt&#8217;ın aracılığıyla bilimin işi ele alması üzerine bu yavaş gidişte birden bir canlanma görüldü. Tekniğin ilerleyişi bir devrim niteliğini aldı, olayların akışı büyük bir hız kazandı. Bilim, insanlık tarihinde üçüncü defa müdahalede bulunuyordu, ama bu müdahalesi, toplumda bundan böyle büyük bir rol oynayacağını kanıtlayacak nitelikteydi.<br />
<br />
Şimdilik bütün rolü, yalnızca icat edilmiş bir makinenin geliştirilmesi ve mükemmelleştirilmesiydi. Ama bundan sonra tam tersine bir oluşumla karşılaşılacağı anlaşılıyordu. Çünkü bilim bazı dallarda tekniğin kendisinden önce davranmasına meydan vermeyecek kadar ilerlemişti. Artık mucite hangi yönün daha elverişli ve hangi bulguların daha yararlı olacağını bilim gösterecekti. Söz hakkı, usta teknisyenlerin değil, bilimsel düşünce ve deneylerle ilerleyen bilim adamlarınındı. Bu dönemin bilimi en çok gazlar konusunda, ilerlemiş bulunduğuna göre, en göz kamaştırıcı icadını da elbette bu alanda verecekti. <br />
<br />
Bu döneme kadar &#8220;gaz teorisi&#8221;ni kuranlar fizikçiler olmuştu; yani gazların yalnız fiziksel özellikleri üzerinde durulmuştu. XVII. yüzyılın ortalarına doğru kimyacılar da bu konuya ilgi göstermeye başladılar, o güne kadar yalnız bir tür &#8220;hava&#8221; var sanılıyordu; o da soluk aldığımız hava; Fransa&#8217;da Lavoisier ve Berthollet; İngiltere&#8217;de Cavendish ve Priestley; İsveç&#8217;te Scheele; Rusya&#8217;da Lomonosov genel olarak kullanılan &#8220;hava&#8221; teriminin birçok gazları kapsadığını kanıtladılar; 1772&#8242;de Priesley, bu konuda yazdığı bir eserinde gazların bir dökümünü yaptı. Saydığı gazlar şunlardır: &#8220;ateş havası&#8221; (oksijeni kastediyordu.) &#8220;sabit hava&#8221; (karbonik gaz), &#8220;güherçileli hava&#8221; (azot bioksidi), &#8220;yanar hava&#8221; (hidrojen), &#8220;flogistikli hava&#8221; (azot) vb. Ayrıca bunların yanarlığı, yoğunluğu gibi özelliklerini de açıklıyor; &#8220;sabit hava&#8221;nın deney kabının dibinde kalan ağır bir gaz, &#8220;yanar hava&#8221;nın hafif ve uçucu olduğunu anlatıyordu.<br />
<br />
Briestley&#8217;in keşiflerinin yarattığı heyecana kapılanlar arasında Etienne Montgolfier (1745 . 1799) adlı Annonayli bir Fransız da vardı. Tanınmış bir kâğıt fabrikatörünün oğlu olan Montgolfier, Soufflot ile birlikte Paris&#8217;te mimarlık öğrenimi gördükten sonra babasının fabrikasında çalışmak üzere ülkesine dönmüştü. Fransa&#8217;da bilimsel zekâsını kullanmak, yeni yöntemler keşfetmek ve Fransız kâğıtçılığına yenilikler getirmek fırsatını buldu.<br />
<br />
Deneylere güvenen, zeki, metotlu ve sakin bir insandı. Bu kişiliğiyle de ağabeyi Joseph&#8217;in tam karşıtıydı. Kardeşi kadar yaratıcı ve parlak bir zekâya sahip olan Joseph (1740-1810), hayalci, iradeli ve ateşli bir gençti. Aslında bu iki zıt yaradılış birbirlerini tamamlıyordu. Joseph garip bir fikir ortaya attı mı, Etienne onu hemen dengeler, yoluna koyar ve uygulardı. Vivarais dağının doruğunda uçuşan bulutları kıskanmak, &#8220;suni bulut&#8221; meydana getirmeyi ve onun asılları gibi uçuştuğunu düşlemek ancak Joseph gibi birinin aklına gelebilirdi. Çevresindekiler varsın kahkahayla gülsünler&#8230; Buna bir Etienne gülmemişti; çünkü Priestley&#8217;in kitabında &#8220;havadan daha hafif ve daha ağır ofan gazlar&#8221; olduğunu okumuştu. Bunlardan biri, bir zarfa doldurulabilse havada yükselemez miydi?<br />
<br />
Bu zarfın atmosferde, hiç değilse kendi yoğunluğuna eşit bir gaza rastlayıncaya kadar yükselmesi mantık gereğiydi. Hemen deneylere girişerek kağıttan bir kese yaptı, bunu demir parçaları üzerine sülfirik asit dökerek elde ettiği &#8220;yanar hava&#8221;yla (hidrojen) doldurdu. Kesekâğıdı bir süre uçtuktan sonra düştü. Gaz çok inceydi, kâğıttan geçip havaya karışmıştı. Daha elverişli bir gaz bulmak gerekliydi.<br />
<br />
 İki kardeş, bu defa nemli samanla yün yaktılar, çıkan gazla doldurulan kese tavana kadar yükseldi. Bu yükselişin nedeni, o günlerde sanıldığı gibi, saman-yün karışımının kimyasal bir özelliğinden ileri gelmiyordu. Isınan havanın daha hafif olduğunu İsviçreli fizikçi Horace de Saussure (1740-1799) o yıllarda kanıtladı.<br />
<br />
Bu olaylar sırasında, iki kardeş ipekten paralelyüz biçiminde iki metre küplük bir zarf imal ettiler. Bunu sıcak havayla doldurunca uçtuğunu ve tavana gidip yapıştığını gördüler. Bu deneyden cesaret alarak yirmi metre küplük bir zarf imal etmeye koyuldular. Bu defa, deneylerini açık havada yaptılar. &#8220;Balon,&#8221; kendisini ateşin üstünde tutan ipleri kopartarak havalandı ve 300 metreye yükseldi. Böylece Montgolfier kardeşler kendilerini var güçleriyle çalışmalarına verdiler. Hemen 11.50 metre çapında, 750 metre küp hacminde yeni bir balon imal ettiler. Bu balon ambalaj bezinden yapılmış ve kâğıtla astarlanmıştı. 215 kilo geliyor, ayrıca 200 kilo da yük alıyordu. Başarılarının daha geniş yankılar yapması ve daha çok kişi tarafından izlenebilmesi için deneylerini Vivarais Meclisinin toplanacağı 5 Haziran 1783&#8242;te uygulamaya karar verdiler.<br />
<br />
O gün bütün şehir halkı alanda toplanmıştı. Tam ortada içi boş şekilsiz bir balon durmaktaydı. Montgolfier kardeşlerden biri, resmi kişilere doğru ilerledi. &#8220;Sayın meclis üyeleri, bu büyük keseyi buharla dolduracağız. Az sonra göklere yükseldiğini göreceksiniz,&#8221; dedi. Kesenin altında samanla yün yaktılar. Seyirciler, kesenin kırışıklarının açılıp şiştiğini ve kusursuz bir küre biçimini aldığını gördüler. Bunu sekiz kişi zor zaptediyordu; derken ansızın bıraktılar! Kalabalığın soluğu kesilmişti. Balon yükselmeye başladı; 2.000 metre kadar gittikten sonra birden söndü ve hareket noktasından 4 km. uzakta bir bağa ağır ağır düştü.<br />
<br />
Bu olay yalnız bilim dünyasında değil bütün dünyada büyük bir heyecan yarattı. Ezeli düş gerçek olmuş, ağırlık yenilmiş, insan dehası göklerin egemenliğini ele alarak bulutlarla, kuşlarla boy ölçüşür duruma gelmişti. Bilimler Akademisi, böyle olağanüstü bir olaya tanık olmak istedi. Deneyin masraflarını yüklenerek tekrarlanması için Montgolfier kardeşleri Paris&#8217;e çağırdı; bir yandan da uzmanları deneyin ayrıntılarını hazırlamakla görevlendirdi.<br />
<br />
Jeolog Faujas de Saint-Fond deneye katılma kaydı açtı; yapımcı Anne-Jean Robert (1758-1820) balonun imalini ele aldı; tanınmış Fizikçi Jacques Charles (1746-1823) de girişimin bilimsel yönetimine atandı.<br />
<br />
Özellikle gazların genleşmesi konusunda incelemeler yapmış olan Jacques Charles yalnız meslektaşlarının saygıyla eğildikleri bir bilim adamıydı. &#8220;Uçan bir makine&#8221; meydana getirme işiyle görevlendirildiğinde, bilimsel bir ruhla işe koyuldu ve sıcak hava yerine hidrojeni kullanmaya karar verdi. Ne yazık ki, Robert&#8217;in &#8220;Mariot Kanunu&#8221;ndan haberi olmadığından kusursuz bir küre biçimi vermek için balonu iyice doldurdu. 27 Ağustos 1783&#8242;te, Paris halkının yarısının toplandığı Champ-de-Mars&#8217;da toplar atılmaya başladı. Bu işaretle havalanan balon, bir anda 1.000 metreye yükselip bulutların arasında kayboldu. İnsan zekâsının bu &#8216;mucize&#8217;si karşısında kalabalık bağırıyor, haykırıyor, kucaklaşıyor, ağlaşıyordu. ne var ki, balon yükseğe çıkınca aşırı gerilmiş, patlamış ve Paris&#8217; ten yirmi kilometre uzağa düşmüştü.<br />
<br />
Bu sırada Etienne Montgolfier de, Paris&#8217;e gelmiş ve &#8220;Montgolfiere&#8221; imal etmeye başlamıştı. Bu yine küre biçiminde, altın renkli işlemelerle süslü mavi bir balondu. Altına bir kafes asarak içine bir koyun, bir horoz, bir de kaz koydukları balonu Versay sarayında kral, kraliçe ve saray mensupları önünde salıvermeye karar verdiler. Kararlaştırılan zamandan üç saat önce, sarayın parkları ve civar sokaklar görülmemiş bir kalabalıkla dolmuştu.<br />
<br />
Saat ikide halatlar kesildi ve balon &#8216;yolcularını&#8217; alarak havalanmaya başladı. On dakika sonra da Vaucresson koruluğuna indi. Herkes hayvanların yolculuğu nasıl geçirdiklerini öğrenmek için oraya koşuştu. Hedefe ilk varan Pilatre de Rozier, kafesi açınca hayvanlar sağ salim dışarıya fırladılar. Böylece atmosferin yüksek tabakalarının canlılar için solunuma elverişsiz olmadığı da kanıtlanmış oldu.. Bu gözlem gözü pek bir insan olan Pilatre&#8217;i çok heyecanlandırmıştı. İnsanların önlerinde açılan bu yepyeni egemenlik alanının kâşiflerinden yalnız hayvanlar olmasına gönlü razı gelmiyordu. Bu yeni dünyayı insan keşfe çıkmalı ve bu kişi de kendisi olmalıydı.<br />
<br />
Pilatre yalnız gözünü budaktan sakınmaz kişi değil, aynı zamanda bir bilim adamıydı da. Montgolfierler onun verdiği ölçüler üzerine, 20 metre yüksekliğinde 16 metre çapında bir balon imal etmeye koyuldular. Sıcak havanın girdiği alt deliğin ağzına sorgun ağacından küçük bir bölme eklediler. Ocağı meydana getirecek olan saman yığınını buraya doldurdular. Deney günü yaklaştıkça sorumlu kişileri bir korkudur alıyordu. Bir insanın kendisini böyle çılgınca bir tehlikeye atmasına izin verilecek miydi? XVI. Louis, &#8220;Kurban olarak insan verilmek isteniyorsa, ölüme mahkum kişileri koşsunlar bu işe!&#8221; diye emretti. Pilatre bundan gocundu, &#8220;Göklere yükselme onurunu aşağılık canilere mi vereceğiz? Hayır, asla bu olmayacak,&#8221; diyerek dostlarından D&#8217;Arlandes Marki&#8217;si François-Laurent&#8217;ı kralı ikna etmeye gönderdi.<br />
<br />
Deney günü saat 13&#8242;te balon gözü pek yolcusunu ve ona katılan D&#8217;Arlandes&#8217;i de alarak Muette bahçesinden havalandı. Balon ve yolcular 1.000 metre yükseklikten Paris&#8217;in üstünde dolaştılar. Sokaklar, balkonlar, hatta damlar insan almıyordu. Balon Butte-aux-Cailles&#8217;a yumuşak bir iniş yaptı. Yolcular, yer çekiminin bin yıllık zincirlerini kıran yiğit şövalyelere yaraşır bir zafer alayını artlarına takıp başkente döndüler.<br />
<br />
GÜDÜMLÜ BALONLARIN KISA SALTANATI<br />
<br />
Patlamalı motorlar ve havalı lastikler, mekanik -uygarlığın iki temel icadı olmuştu. Yöremize bir göz gezdirmek bu iki icada neler borçlu olduğumuzu anlamaya yeter. Özel arabamızdan traktöre, motosikletten otobüs ve sanayi motorlarına kadar her şey bunlara dayanmaktadır. Şimdi bunlara bir de uçağı eklemek gerekir.<br />
<br />
Ikarus&#8217;un şairane hayalini gerçekleştiren işte bu patlamalı motor ve havalı tekerlek oldu. Ne var ki bu, sayısız bilim adamlarının uzun ve inatçı çalışmalarına, Lalande gibi bazı bilginlerin, saçma şeylerle uğraşıyor denilip alaya alınmalarına, hatta bazılarının hayatına mal oldu. Bununla birlikte, kabul etmeliyiz ki, bazı çılgınların imal ettikleri ilkel araçlarla kuşlar örneği uçacaklarını ileri sürmeleri karşısında, kuşku ve inansızlık gösterenler, bütünüyle haksız değillerdi. Gerçi Lalande&#8217;ın zamanında aerodinamik bilimi mevcut değildi, ama bu girişimlerin iyi bir sonuca ulaşamayacağını anlamak için statiğin belli başlı kanunlarını bilmek yeterliydi.<br />
<br />
Hareketli kanatlar takıp uçacağını öne süren cüretli mucit cahil kişi olsa gerekti; çünkü o kanatlarla üstüne dayanacağı havanın direnciyle kendi öz ağırlığını oranlamayı bile bilmiyordu, insanın kuş olmadığını, bunun sonucu olarak onlar gibi kanatları idare edecek kadar güçlü karın kaslarına sahip bulunmadığını da unutuyordu. Zaten XIX. yüzyılda girişilen bütün &#8220;uçan adam&#8221; deneyleri halkın kayıtsızlığıyla karşılaşmıştı. Halkın aklı ancak &#8220;havadan daha hafif&#8221;e erebiliyordu. Böylesi, yolcusunu kazasız belâsız taşıyabilecek tek hava aracıdır, deniyordu. Gerçi balon güdümlü bir araç değildi ve ilerlemek için rüzgârın sürüklemesine uymak gerekiyordu, ama günün birinde bunun da çaresinin bulunacağına herkes inanıyordu.<br />
<br />
Güdümlü balon karşılarına yine o bildik &#8220;havadan daha hafif&#8221; sorununu çıkartmaktaydı. Çünkü güdüm ancak motorla olabilirdi. Bu durumda motor hem çok hafif, hem de dümeni ve pervaneyi çevireceğinden aynı zamanda güçlü olmalıydı. Görülüyor ki, güdümlü balon, sadece buharlı makinenin tanındığı bir dönemde gerçekleşebilecek bir tasan değildi. Sözgelişi Giffard&#8217;ın, 1852&#8242;de kendi balonuna taktığı buharlı makine 450 kilo ağırlığında ve olup olacağı 3 beygirgücündeydi. Üç beygir de etkili bir güdüm sağlayabilecek bir güç değildir.<br />
<br />
 Elektrik motorlarının icadı araştırmalara yeni bir yön kazandırdı ve mucitlerin hevesini körükledi. 1883&#8242;te Gaston ve Albert Tissandier kardeşler elips biçiminde ve 28 m. uzunluğunda bir balon imal ettiler. Buna, pillerle beslenen bir Siemens elektrik motoruyla döndürülen bir pervane de eklediler. Bütün bunların toplam ağırlığı 300 kiloyu bulmuştu ve bir buçuk beygirlik gücü vardı. Öyle ki bu girişimde de gerekli güdümün elde edilmesi mümkün değildi.<br />
<br />
 Balonlara güdümlülük verme fikri yavaş yavaş bir efsane olarak görünmeye başlamıştı ki, 1884&#8242;te Charles Renard (1847-1905) yaptığı deneyle bunun aksini kanıtlayabildi. Bu havacı 8 beygirgücünde ve 564 kilo gelen bir elektrikli motor koymayı başardı. La France adını verdiği 50 metrelik balonuyla 7.600 km.&#8217;lik bir uzaklığı gidip döndü. Deney ispatlayıcıydı ama olağanüstü bir başarı ve gelecek vaat etmeyen bir gösteri gibi görünüyordu. Gerçi motorun gücünü artırabilirlerdi ama güçle birlikte ağırlık da artıyordu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Patlamalı motorların yaygınlaşması ve gelişmesi yeni ufuklar açtı. 1897&#8242;de Alman Woelfert balona, bir Daimler motoru yükledi. Deutschland adını verdiği bu balon 28 m. uzunluğundaydı ve iki pervaneliydi. Ama ne yazık ki havacı, bu hacimdeki bir hidrojen balonunun içinde alev saçan bir patlamalı motor oturtmanın barutla ateşi bir arada bulundurmak demek olduğunu düşünememişti. Öyle ki 14 Haziranda yaptığı deneme faciayla sona erdi.<br />
<br />
 <br />
<br />
Balonla patlamalı motoru bağdaştırmayı ilk başaran ünlü Brezilyalı Alberto Santos-Dumont (1873-1932) oldu. Ve 19 Ekim 1901&#8242;de &#8220;Deutsch&#8221; armağanını kazandı. Bu armağanın, Sint-Cloud&#8217;dan hareket edip Eyfel&#8217;in çevresini dönecek ve hareket noktasına inecek ilk balona verilmesi kararlaştırılmıştı. Santos-Dumont&#8217;un balona nasıl hâkim olduğunu görenler şaşmış ve hayran olmuşlardı. Balonda güdüm savaşı kazanılmıştı. Henüz uçak sözü edilmediği ve Ader&#8217;in ordunun anlayışsızlığını görüp kabuğuna çekildiği bu dönemde meydan güdümlü balonundu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Fransa&#8217;da ve Almanya&#8217;da mucitler ve halk heyecan içindeydi. Cüretli zenginler yarışırcasına mucitleri kışkırtıyorlardı. Zengin Fransız sanayicisi Paul Lebaudy (1858 -1937), 1902&#8242;den başlayarak bir seri güdümlü balon yapılması için bir servet harcadı, ama bunların çoğu facialarla son buldu, içlerinde en şanslı olan, Mühendis Julliot&#8217;nun yapısı Liberte (1909), 63 m. uzunluğunda 12.50 m. çapındaydı ve 120 beygirlik bir motor ona 40 km.&#8217;lik hız vermekteydi.<br />
<br />
 <br />
<br />
Almanya&#8217;da bu işlerin başında Graf von Zeppelin bulunmaktaydı (1838-1917). Sarsılmaz bir inançla çalışmakta t)tan bu kişiyi halk heyecanıyla ve imparator da lütuflarıyla desteklemekteydiler. Birçok acı tecrübeler geçirdiği ve facialara tanık olduğu halde, bu manevi desteklemeler sayesinde umutsuzluğa düşmedi ve gerçekten dev bir hava filosu meydana getirmeyi başardı. &#8220;Zeplinler kafes şeklindeki demir iskeleti! dev iğler olup taşıdıkları hidrojen balonları sayesinde havalanmaktaydılar, ilkinin boyu 128 m. ve hacmi 11.000 metre küptü (1900). Ve iki tane 16 beygirlik motorla işlemekteydi. Sonuncusu (1936) Avrupa ile Amerika arasında ticari bir havacılık hattında çalışıyordu: bunun hacmi 105.000 metre küptü ve motoru da 2.650 beygirgücündeydi. Salonu, yemekhanesi konforlu ve fresklerle süslüydü; ayrıca bir sigara salonuna, duş odasına da sahip olan bu güdümlü balon 50 yolcu taşımaktaydı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Zeplinler dev araçlardı; sonuncusunun boyu 200 m.&#8217;yi buluyordu. Fakat o oranda da tehlikeliydiler; çünkü taşıdıkları hidrojen faciaya sebep olmak için bir kıvılcım bekliyordu. Eninde sonunda güdümlü balon yok olmaya mahkûmdu.<br />
<br />
 <br />
<br />
1914&#8242;ten başlayarak Graf von Zeppelin, 148 m. uzunluğunda ve 600 beygirgücünde bir motorla işleyecek olanı &#8220;Zeppelin IV&#8221;ün montajıyla uğraşıyorken uçak deneme safhasından çıkmış, askeri ve sivil alanda parlak bir geleceğe doğru uçmaya başlamıştı bile.<br />
<br />
 <br />
<br />
HAVACILIĞIN BEŞİĞİ<br />
<br />
Balon, XX. yüzyılın başında en mükemmel durumuna geliyor ve bir yığın mucit güdümlüsünü de imal edebileceklerini ileri sürüyorlarken, &#8220;havadan daha ağır&#8221; olan bir şeyin ardından koşanlar bulunduğuna herkes şaşıyordu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Oysa böyle düşünenler yanılıyorlardı; çünkü tabiatta balona benzeyen bir örneğin bulunmamasına karşılık kuşlar, &#8220;havadan daha ağır&#8221;ın tipik örnekleriydi. Uçurtma çoktan beri biliniyordu. İnsanı taşıyabilmesi için daha büyüğünü imal etmek yeterdi. Bir yığın araştırmacı işte bu mantığı yürütüyor ve bu uğurda kurbanlar veriyorlardı, insan kaslarının uçmak için yeterli güçte olmadığını çabuk anladıklarından tek umutları motora kalmıştı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Sorunu bilimsel olarak ilk inceleyen İngiliz George Cayley (1773-1857) oldu; hatta vatandaşı William Samuel Henson 1842&#8242;de elli metre boyunda tek kanatlı bir uçak bile imal etti. Ama uçuramadı, çünkü ağırlık ve güç sorunu henüz çözümlenmemişti; buharlı makineyle çözümlenecek gibi değildi. Öyle ki, yapılacak bütün denemelerin boşa gitmesi kaçınılmaz bir sonuçtu. Gerçekten de 1895&#8242;te İngiliz mühendisi Hiram Maxim (1840-1916) ve büyük Amerikalı fizikçi Samuel Langley&#8217;in (1834-1906) 1903&#8242;teki denemeleri başarısızlıkla sona erdi.<br />
<br />
 <br />
<br />
Buharlı uçan makineyi uçurmayı başaran tek mucit Fransız Clement Ader (1890 ve 1897) oldu. Balonun aracılığı olmaksızın göğe yükselebilen ilk insanın Ader (1841-1925), P.T.T.&#8217;de mühendisken mucitlik hevesiyle işinden çıkmıştı. Başarılı oldu ve epey de para kazandı. O zaman kendini rahatça, &#8220;havadan daha ağır&#8221; sorununu incelemeye verdi. Yaklaşık bir milyon frank harcadı, ama amacına da ulaştı. 9 Ekim 1890&#8242;da, pervanesi 20 beygirgücündeki bir makineyle dönen ve ağırlığı beygir başına 15 kg. olan aracı yerden kalktı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Yedi yıl sonraki başarısı yerden kalkmakla da kalmadı; bir hamle yaparak 300 m. uçtu. Bu başarıyı gerçekleştirdiği aracı; birer ufak buhar makinesiyle dönen, iki pervaneli ve 16 metre boyunda koca bir yarasaydı. Ader makinenin kendisini alıp götürdüğünü, aşağıda yerin hızla gömüldüğünü ve rüzgârın gücüyle, hazırlanan pistin dışına sürüklendiğini görünce soğukkanlılığını kaybetti. Motoru durdurarak kendini inişe koyuverdi. Anlayışla karşılanması gereken böyle bir telâş, buna rağmen aleyhine oldu; çünkü deneyde hazır bulunan Savunma Bakanlığı delegeleri denemeyi yeterli bir başarı saymadılar ve bakanlığın desteğini reddettiler. Çaresiz ve umutsuz kalan Ader havacılığın dikenli yollarından usulca uzaklaştı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Ader&#8217;in başarısızlığı, &#8220;havadan daha ağır&#8221;ın başarılı sonuca varabilmesi için hafif makinenin yeterlj olmadığını, bu aracı kullanmayı bilmek de gerektiğini ispatlamıştır. Aracın itici bölümünde kusur yoktu; beygir başına 3 kilo gelmekteydi ki, bu gerçekten büyük bir başarıydı. Ancak, resmi deney için sınırlanan alanı geçmiş olsaydı bile pratik bir makine haline gelemeyecekti; aracın itici bölümünü başarıyla meydana getirmişti, ama aerodinamik bölümün sırrını keşfedememişti. Ader&#8217;in pilotluğu bilmediği kadar aracı da uçmayı bilmiyordu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bütün öncüler gibi Ader de bir makinenin uçabilmesi için kuşa benzemesi gerektiğini düşünmüştü. Buna inanıldığı için de leyleğin, akbabanın uçuşu inceleniyor, kanatları ve bunları nasıl kullandıkları gözlemleniyordu. Ama araştırmacılar tabiatı kılı kılına taklit etmenin söz konusu olamayacağını tahmin edebilmeliydiler. Hayvanların imkânları ayrıdır, insanınki ayrı. Onları inceleme, kopya etmeye varacaksa yararsızdı; tersine bunların işleme mekanizması anlaşıldıktan sonra insanın imkânlarıyla oranlanarak bir sonuca varmak gerekirdi.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bunu böyle anlayıp araştırmalarını bu açıdan yapan ilk bilim adamı Alman Otto Lilienthal (1848-1896) oldu. Kendini bütün kalbiyle ve ruhuyla uçma sorununa verdi; bu sorunun bilgini, yapımcısı, akrobatı, fizyolojisti oldu. Kırk üç yaşında olduğu halde kanatlar takıp her seferinde biraz daha uzun uçuşlar yapmaktaydı. Aracı 4 m. kapsamlı ve 14 metrekare havayı kaplayan bir planördü. Yelkensi aracının ortasında durur, kendini bir tepeden aşağıya atar, havada mümkün olduğu kadar uzağa gidecek şekilde süzülmek için ne manevralar yapılacağını ve yükselen hava akımlarından yararlanma yöntemlerini araştırırdı. Yaptığı iş ölüme kafa tutmak değil, onu yudum yudum yenmekti. Ama hışmına gelmedi de değil; aracı 1896 yılında bir gün havada kırıldı ve Lilienthal hayatını bu serüvende kaybetti. Ama gelecek kuşaklara hazine değerinde bilgiler ve havacılığın doğmasına imkân hazırlayan gözlemler bıraktı. Bu hazineyi Fransız Ferber ve Amerikalı Chanute ve Langley buldular, değerlendirdiler ve yararlandılar.<br />
<br />
 <br />
<br />
Amerikalı mühendis Octave Chanute&#8217;ün (1832-1910) özelikle kayda değer katkıları oldu. Mouillard&#8217;ı tanımış ve Lilienthal&#8217;m deneylerini dikkatle izlemişti. Birinin teorik çalışmalarından yararlanıp ötekinin izinden gitmeye karar verdi. Kişisel deneyleri onu, Almanın planöründe değişiklikler yapmaya götürdü: Onun tek katlı kanadının yerine iki katlısını koydu ve bir de stabilizatör, yani doğrultuyu düzeltmeye yarayan bir kuyruk ekledi. Bu aracı sırtına alır ve hava kendisini kaldırsın diye bayır aşağı koşardı. 1897&#8242;de bu şekilde 109 m. uçmayı başardı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Göğün fethi konusunun en ateşli aktüalite olduğu bu dönemde Chanute&#8217;ün kendisinin ve Lilienthal&#8217;in deneylerini anlatan kitabının yayımlanması kuşkusuz yankılar yaratmıştı ve bir yığın heyecanlı genç, Ader&#8217;in deyimiyle &#8220;uçucu&#8221; olma hevesine kapılmıştı. Bunlardan ikisi, Dayton&#8217;da (Ohio) bisiklet satıcılığı yapan otuz iki ve otuz sekiz yaşındaki Wilbur (1867-1912) ve Orville Wright (1871-1948) kardeşler oldu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Wright kardeşler Chanute&#8217;ün deneylerinin izinden gitmek kararında olmakla birlikte apayrı bir yol izlediler. Acele işi bir yana bırakıp ağır ama emin adımlarla gitmeyi bildiler. Önce işi ayrıştırdılar ve güçlükleri tek tek bulup bunları gidermenin yollarını bulmaya çalıştılar. Araştırmalarına, çift kanatlı Chanute planörüyle başladılar (1889). Sonunda havaya daha iyi hâkim olabilmek için arka planda karın üstü yatmanın, stabilizatör kuyruğun yerine bir derinlik dümeni kullanmanın ve dümenin, gözlerinin önünde olması için öne yerleştirmenin daha iyi olacağını gördüler. Bundan başka geriye bir direksiyon dümeni eklediler, taşıma yüzeyini de genişlettiler. Kısacası Wrightlar ilkel uçurtmayı 1902&#8242;de, binden fazla deney ve uçmanın verdiği tecrübelerin sonucunda Lilienthal ve Chanute&#8217;ünküne kat kat üstün bir planör durumuna getirdiler.<br />
<br />
 <br />
<br />
1903&#8242;te Wrightlar yerden kesilmek için dıştan yardım almaya son vermeyi düşündüler ve bu amaçla araca bir motor takmaya karar verdiler. Bunun için de 20 beygirlik bir Fransız motoru aldılar. Yeni &#8216;uçak&#8217; 17 Aralık 1903&#8242;te havalandı. En çok 260 metrelik uçuşlar yapabiliyor ve bu, o zamanlar binlerce kilometre aşan Conste Hation&#8217;un yanında hiçten öteye gideceğe benzemiyordu.<br />
<br />
 <br />
<br />
Ama bu gibi olumsuz düşünceler şu gerçeğin yanında saçmaydı: Havacılık doğmuştu. Gerekli iki önemli unsurun, hafif motor ve aerodinamik tekniğin, zamanla deneyler ve bilimsel çalışmalar ilerledikçe gelişeceği kesindi.<br />
<br />
 <br />
<br />
Wright kardeşler böyle sessiz sessiz çalışırlarken Avrupa da boş durmuyordu. Onun da mucitleri Lilienthal, Ader ve Chanute&#8217;un deneylerini, kendilerine özgü dehalarıyla devam ettiriyorlardı, izledikleri yöntem. Amerikalılarınkinden bambaşkaydı. Onların ağır ve emin adımlarla gitmelerine karşı, Avrupalılar çılgın bir cüretle ve &#8220;ya batar ya da çıkar&#8221; zihniyetiyle ilerlemekteydiler. Yüce olmasına yüce bir yöntemdi bu, ama hem insanca, hem paraca pahalıya mal oluyordu. Yüzbaşı Fernand Ferber (1862-1909), Mühendis Robert Esnault-Pelteri, Gabriel Voisin, ve Louis Breguet gibi teknisyenlerden başka bir yığın spor meraklısı ve çılgın amatör de işin peşindeydiler. Teknisyen, sanatçı, salon adamı olsun hepside Cyrano&#8217;nun ülkesine yaraşır zarif bir gözü peklik gösteriyordu ve halkın kulağı onlardaydı. Santos-Dumont, Henri Ferman, Louis Bleriot halkın heyecanını uyandırıyorlardı. Peki ya bilim? Bilim bu ampirik ve tehlikeli denemeler safhasını izleyecekti.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bilindiği gibi, Wright kardeşler buluşlarını 1908&#8242;de Fransa&#8217;da açığa vurdular, ama o zaman Fransız uzmanlar onlara ulaşmış hatta geçmiş bulunuyorlardı. İlk uçak motorları hizmete girmişti bile; bunlar Leon Levavasseur&#8217;un (1863 -1922) V motorlu Antoinette ve Laurent Seguin&#8217;in ünlü rotatif Gnöme&#8217;uydu. Birkaç ay önce de teknisyen Paul Cornu&#8217;nün yaptığı ilk helikopter ve Breguet ile Fizyolojisi Charles Richet&#8217;nin ortak yapımları Gyroplane&#8217;ı (jiroplan) havalanmış bulunuyordu. Bunları da çok geçmeden 1910&#8242;da Marsilyalı mühendis Henri Fabre&#8217;ın hydravion&#8217;u (deniz uçağı) izleyecekti.<br />
<br />
Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir&#8230;]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sodyum Karbonat]]></title>
			<link>http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=938</link>
			<pubDate>Thu, 30 Apr 2009 02:11:11 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=938</guid>
			<description><![CDATA[Sodyum Karbonat<br />
<br />
(Keşifler ve Buluşlar)<br />
<br />
XVIII. Yüzyılda en verimli iki sanayinin madencilik ve dokuma olduğunu hatırlatalım. Kimya, dokuma alanında, lavoisier&#8217;den önceki yıllarda da büyük rol oynamıştı. O kadar ki, bu yüzyılın sonlarına kadar kimya her şeyden önce kumaş boyama sanatıydı diyebiliriz. O dönemde şu boyayıcı maddeler kullanılmaktaydı:<br />
<br />
 Meksika&#8217;dan, Kanarya Adalarından ve Hindistan&#8217;dan ithal edilen kırmız böceği; Meksika ve Antiller&#8217;den bakam ağacı; Hindistan ve Uzak Doğu&#8217;dan çivit, Brezilya&#8217;dan brezil. Orta Doğu&#8217;dan mazı, vb. Bazen kumaş, boyayı kendiliğinden emerdi, bazen de boyadan önce kumaşı yağlardan arıtmak gerekiyordu. Kısacası, dokuma eskiden beri bilime dayanan bir teknik olmuştu. <br />
<br />
Kumaşları yağlarından arıtmakta şapın ne gibi yararları olabileceğini ilk sezen, İngiliz Wtlliam Petty (1623-1687) olmuş ve: &#8220;Şap, kumaşla boya arasında bir bağdır,&#8221; demişti. Ama boyamada en yararlı çalışmaları yapanlar Fransızlar oldular. Fizikçi Cisternay Du Fay (1698-1739) boya ve şap oranını tam olarak tespit etti. Kimyagerler &#8220;Jean Hellot (1685-1766), Pierre-Joseph Macquer (1718-1784) ve İngiliz meslektaşları Bancroft (1744-1818)&#8221; yüzlerce yıllık tekrarların dışında bir teknik bulmaya çalıştılar. &#8220;Boya Sanatının öğeleri&#8221; adlı eserin yazarı olan büyük kimyacı Claude Berthollet (1748-1822), Lavoisier&#8217;nin görüşlerine dayanarak kimyaya, bilime dayanan bir yöntem kazandırmaya çalıştı.<br />
<br />
İki başka teknik daha boyaya sıkıca bağlıydı: Birincisi, deri sanayisinde de kullanılan şap üretimi. Şapın 1461&#8242;de Kilise topraklarında keşfedilmiş olması nedeniyle, üretimi XV. yüzyılın sonuna kadar Papalığın tekelinde kalmış, üç yüz yıl içinde de bütün Avrupa&#8217;ya yayılmıştı. İskoçyalı Kimyacı Peter Spence 1845&#8242;te modern yöntemi keşfedinceye kadar şap üretiminde bir değişiklik görülmedi. İkinci tekniğe gelince; bu, kumaşların beyazlaştırılmasıydı. Soldurma işlemi, kumaşları uzun zaman güneşe sermek yoluyla sağlanıyordu. Berthollet, Gobelins&#8217;deyken bunu klorun etkisinde bırakmakla elde etti. Sonra da klorlu tuz bileşimi icat ederek bunu, Paris yakınındaki Javel köyünde sanayi çapında üretmeye başladı. Ev kadınlarının o gün bugündür kullandıkları Javel çamaşır suyu böylece bulunmuş oldu.<br />
<br />
Kumaşları dokumak ve boyamakla iş bitmiyordu, bunları bir de yıkamak gerekiyordu. XVIII. yüzyılın sonuna kadar, yıkama bir sorun olmamıştı. Venezüela ve Mısır&#8217;dan gelmekte olan sodyum karbonattan ya da İspanya kıyılarında çıkarılan bir deniz bitkisini yakarak sabun imal ediyorlardı. Bundan başka potasyum ve sodyum külleri de cam ve kâğıt üretiminde, yünlerin yağlardan arıtılmasında kullanılmaktaydı.<br />
<br />
 Ne var ki. Devrim öncesinden başlayarak İspanya ile ticaret yavaşlamış ve birkaç yıl sonra da büsbütün durmuştu. O kadar ki, sodyum karbonatın yerini tutabilecek bir madde bulmak zorunluydu. 1788&#8242;de Bilimler Akademisi, bulana prim vaat etti. 1790&#8242;da Nicolas Leblanc (1742-1806) adlı bir aday çıktı. Orleans dükünün özel doktoru olan Leblanc, nötr tuzlar hakkında kayda değer araştırmalar yapmıştı. Şimdi de deniz tuzunu, yüksek ısıda kömürün ve sülfirik asitin etkisinde tutarak yeni bir madde imal etmeyi teklif etmekteydi. Fakat elde edilen madde kaliteli olmakla birlikte çok miktarda, pis kokulu bir kalıntı bırakıyordu ve bundan kurtulmanın nasıl mümkün olabileceğini kimse kestiremiyordu.<br />
<br />
Bu, en sonunda pratik bir güçlüktü, ama Bilimler Akademisi bunu bahane ederek bilgine primi vermedi. Leblanc&#8217;a güveni sarsılmayan tek kişi, efendisi Orleans düküydü. Hatta Saint-Denis&#8217;de bir fabrika kurup bu maddeyi üretebilmesi için kendisine 200.000 frank sermaye verdi. Ama şanssızlık Leblanc&#8217;ın yakasını bir türlü bırakmıyordu. Devrim sırasında Orleans dükü tutuklandı ve giyotinle idam edildi. Bütün mallarına el konulduğundan, fabrika elden gitti. Böylece mucit günden güne yoksulluğa düştü. Sonunda 1804&#8242;te haklarını tanıdılar, ama bu defa da kapitalistler elinden tutmak istemediler. Herkes tarafından terk edilmiş ve umutsuz kalmıştı. Leblanc bu duruma dayanamayıp intihar etti.<br />
<br />
Leblanc yönteminin sakıncalarının kolaylıkla giderildiğini ve nice sanayicinin onun sayesinde servet sahibi olduğunu düşünecek olursak, bu karayazı insanı daha çok üzüyor. Mucitin ailesi yoksulluk içinde yaşarken vatandaşlarından Jean Darcet adlı biri. (1777-1886), &#8216;mamulü&#8217; verimli olmaktan çıkaran kalıntılarından kurtarmanın yolunu buldu. O sırada işi İrlandalı James Muspratt ele aldı (1793-1886). Sırasıyla eczacı çıraklığı, Wellington ordusunda asker ve İngiliz donanmasında subay adaylığı yapmış olan bu serüvenci, 1822&#8242;de Liverpool&#8217;a yerleşmiş ve Leblanc yöntemiyle sodyum karbonatı imal etmeye karar vermişti Darcet&#8217;nin yöntemini geliştirip buna yenilerini de ekledikten ve birçok mali güçlükler atlattıktan sonra bu maddeyi sanayileştirmeyi başardı. Malını bütün dünyaya kabul ettirmek için uzun yıllar çabaladı ve XIX. yüzyılın ortalarına doğru kesin başarıya ulaştı. 1863&#8242;te bütün dünyaya yılda 300.000 ton mal satmaktaydı. Sodyum karbonat gelişmiş, büyük kimya sanayii kurulmuştu.<br />
<br />
Yine aynı yıl içinde yani 1863&#8242;te yarım yüzyıldan beridir laboratuvarları uğraştıran bir buluş daha sanayiide bomba etkisi yaptı: Yirmi beş yaşında bir Belçikalı kimyager daha kolay ve daha ucuz bir üretim yöntemi öneriyordu.<br />
<br />
 Bu genç mucit Ernest Solvay (1838-1922) idi. 1836&#8242;da İskoçya da, daha sonra Viyana, Leeds ve Paris&#8217;te denenip de mali felâketlere yol açan bir yöntemi başarıya ulaştırmıştı. Bu, tuzu amonyak ve karbonik gazla işlemekten ibaretti. Reaksiyon sodyum bikarbonat vermekte, bundan da, ısıtılarak istenilen karbonat elde edilmekteydi. Hemen şuna işaret etmeliyiz ki, bu yöntemin basitliği bir görünüşten ibaret olup aslında Solvay&#8217;ı uzun zaman uğraştırmıştı. Solvay&#8217;ın yönteminin gerçek bir ihtiyaca karşılık verdiğine de inanmamız gerekir. Çünkü birkaç yıl içinde Belçika, A.B.D. Almanya, Rusya ve daha birçok ülkelerde üst üste fabrikalar kurulmaya başlandı. Böylece Üretim 1875&#8242;te 40.000 tona, 1895&#8242;te 1.000.000 tona yükseldi. 1902&#8242;de de dünyada üretilen 1.800 000 ton sodyum karbonatın 1.650.000 tonu Solvay yöntemiyle elde edilmekteydi.<br />
<br />
Solvay, zavallı Leblanc&#8217;ın tersine şanslı çıkmış, büyük bir servet, ün ve sevgi kazanmıştı. Ama bunları iyiye kullanmasını bildiğini de hemen eklemek gerekir. Her şeyden önce, çok zengin bir sanayici olduktan sonra bile bilim aşkını kaybetmedi. Aynı zamanda büyük bir insanseverdi. Brüksel ve Paris&#8217;te enstitü ve kurumlar kurdu. 1911&#8242;de de bütün dünya fizikçilerim Belçika&#8217;nın başkentinde toplayacak bir kongreler sistemi meydana getirdi katkısının özellikle büyük etki ve sonuçları olmuştur. Planck, Rutherford, Bohr gibi bilginler buluş ve icatlarını burada açıklamışlar ve bu toplantılar Curie, Einstein, Jeans, Langevin, Perrin, Poincare ve daha başka ünlü bilim adamlarının bir araya gelmelerine fırsat hazırlamıştı.<br />
<br />
Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir&#8230;]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Sodyum Karbonat<br />
<br />
(Keşifler ve Buluşlar)<br />
<br />
XVIII. Yüzyılda en verimli iki sanayinin madencilik ve dokuma olduğunu hatırlatalım. Kimya, dokuma alanında, lavoisier&#8217;den önceki yıllarda da büyük rol oynamıştı. O kadar ki, bu yüzyılın sonlarına kadar kimya her şeyden önce kumaş boyama sanatıydı diyebiliriz. O dönemde şu boyayıcı maddeler kullanılmaktaydı:<br />
<br />
 Meksika&#8217;dan, Kanarya Adalarından ve Hindistan&#8217;dan ithal edilen kırmız böceği; Meksika ve Antiller&#8217;den bakam ağacı; Hindistan ve Uzak Doğu&#8217;dan çivit, Brezilya&#8217;dan brezil. Orta Doğu&#8217;dan mazı, vb. Bazen kumaş, boyayı kendiliğinden emerdi, bazen de boyadan önce kumaşı yağlardan arıtmak gerekiyordu. Kısacası, dokuma eskiden beri bilime dayanan bir teknik olmuştu. <br />
<br />
Kumaşları yağlarından arıtmakta şapın ne gibi yararları olabileceğini ilk sezen, İngiliz Wtlliam Petty (1623-1687) olmuş ve: &#8220;Şap, kumaşla boya arasında bir bağdır,&#8221; demişti. Ama boyamada en yararlı çalışmaları yapanlar Fransızlar oldular. Fizikçi Cisternay Du Fay (1698-1739) boya ve şap oranını tam olarak tespit etti. Kimyagerler &#8220;Jean Hellot (1685-1766), Pierre-Joseph Macquer (1718-1784) ve İngiliz meslektaşları Bancroft (1744-1818)&#8221; yüzlerce yıllık tekrarların dışında bir teknik bulmaya çalıştılar. &#8220;Boya Sanatının öğeleri&#8221; adlı eserin yazarı olan büyük kimyacı Claude Berthollet (1748-1822), Lavoisier&#8217;nin görüşlerine dayanarak kimyaya, bilime dayanan bir yöntem kazandırmaya çalıştı.<br />
<br />
İki başka teknik daha boyaya sıkıca bağlıydı: Birincisi, deri sanayisinde de kullanılan şap üretimi. Şapın 1461&#8242;de Kilise topraklarında keşfedilmiş olması nedeniyle, üretimi XV. yüzyılın sonuna kadar Papalığın tekelinde kalmış, üç yüz yıl içinde de bütün Avrupa&#8217;ya yayılmıştı. İskoçyalı Kimyacı Peter Spence 1845&#8242;te modern yöntemi keşfedinceye kadar şap üretiminde bir değişiklik görülmedi. İkinci tekniğe gelince; bu, kumaşların beyazlaştırılmasıydı. Soldurma işlemi, kumaşları uzun zaman güneşe sermek yoluyla sağlanıyordu. Berthollet, Gobelins&#8217;deyken bunu klorun etkisinde bırakmakla elde etti. Sonra da klorlu tuz bileşimi icat ederek bunu, Paris yakınındaki Javel köyünde sanayi çapında üretmeye başladı. Ev kadınlarının o gün bugündür kullandıkları Javel çamaşır suyu böylece bulunmuş oldu.<br />
<br />
Kumaşları dokumak ve boyamakla iş bitmiyordu, bunları bir de yıkamak gerekiyordu. XVIII. yüzyılın sonuna kadar, yıkama bir sorun olmamıştı. Venezüela ve Mısır&#8217;dan gelmekte olan sodyum karbonattan ya da İspanya kıyılarında çıkarılan bir deniz bitkisini yakarak sabun imal ediyorlardı. Bundan başka potasyum ve sodyum külleri de cam ve kâğıt üretiminde, yünlerin yağlardan arıtılmasında kullanılmaktaydı.<br />
<br />
 Ne var ki. Devrim öncesinden başlayarak İspanya ile ticaret yavaşlamış ve birkaç yıl sonra da büsbütün durmuştu. O kadar ki, sodyum karbonatın yerini tutabilecek bir madde bulmak zorunluydu. 1788&#8242;de Bilimler Akademisi, bulana prim vaat etti. 1790&#8242;da Nicolas Leblanc (1742-1806) adlı bir aday çıktı. Orleans dükünün özel doktoru olan Leblanc, nötr tuzlar hakkında kayda değer araştırmalar yapmıştı. Şimdi de deniz tuzunu, yüksek ısıda kömürün ve sülfirik asitin etkisinde tutarak yeni bir madde imal etmeyi teklif etmekteydi. Fakat elde edilen madde kaliteli olmakla birlikte çok miktarda, pis kokulu bir kalıntı bırakıyordu ve bundan kurtulmanın nasıl mümkün olabileceğini kimse kestiremiyordu.<br />
<br />
Bu, en sonunda pratik bir güçlüktü, ama Bilimler Akademisi bunu bahane ederek bilgine primi vermedi. Leblanc&#8217;a güveni sarsılmayan tek kişi, efendisi Orleans düküydü. Hatta Saint-Denis&#8217;de bir fabrika kurup bu maddeyi üretebilmesi için kendisine 200.000 frank sermaye verdi. Ama şanssızlık Leblanc&#8217;ın yakasını bir türlü bırakmıyordu. Devrim sırasında Orleans dükü tutuklandı ve giyotinle idam edildi. Bütün mallarına el konulduğundan, fabrika elden gitti. Böylece mucit günden güne yoksulluğa düştü. Sonunda 1804&#8242;te haklarını tanıdılar, ama bu defa da kapitalistler elinden tutmak istemediler. Herkes tarafından terk edilmiş ve umutsuz kalmıştı. Leblanc bu duruma dayanamayıp intihar etti.<br />
<br />
Leblanc yönteminin sakıncalarının kolaylıkla giderildiğini ve nice sanayicinin onun sayesinde servet sahibi olduğunu düşünecek olursak, bu karayazı insanı daha çok üzüyor. Mucitin ailesi yoksulluk içinde yaşarken vatandaşlarından Jean Darcet adlı biri. (1777-1886), &#8216;mamulü&#8217; verimli olmaktan çıkaran kalıntılarından kurtarmanın yolunu buldu. O sırada işi İrlandalı James Muspratt ele aldı (1793-1886). Sırasıyla eczacı çıraklığı, Wellington ordusunda asker ve İngiliz donanmasında subay adaylığı yapmış olan bu serüvenci, 1822&#8242;de Liverpool&#8217;a yerleşmiş ve Leblanc yöntemiyle sodyum karbonatı imal etmeye karar vermişti Darcet&#8217;nin yöntemini geliştirip buna yenilerini de ekledikten ve birçok mali güçlükler atlattıktan sonra bu maddeyi sanayileştirmeyi başardı. Malını bütün dünyaya kabul ettirmek için uzun yıllar çabaladı ve XIX. yüzyılın ortalarına doğru kesin başarıya ulaştı. 1863&#8242;te bütün dünyaya yılda 300.000 ton mal satmaktaydı. Sodyum karbonat gelişmiş, büyük kimya sanayii kurulmuştu.<br />
<br />
Yine aynı yıl içinde yani 1863&#8242;te yarım yüzyıldan beridir laboratuvarları uğraştıran bir buluş daha sanayiide bomba etkisi yaptı: Yirmi beş yaşında bir Belçikalı kimyager daha kolay ve daha ucuz bir üretim yöntemi öneriyordu.<br />
<br />
 Bu genç mucit Ernest Solvay (1838-1922) idi. 1836&#8242;da İskoçya da, daha sonra Viyana, Leeds ve Paris&#8217;te denenip de mali felâketlere yol açan bir yöntemi başarıya ulaştırmıştı. Bu, tuzu amonyak ve karbonik gazla işlemekten ibaretti. Reaksiyon sodyum bikarbonat vermekte, bundan da, ısıtılarak istenilen karbonat elde edilmekteydi. Hemen şuna işaret etmeliyiz ki, bu yöntemin basitliği bir görünüşten ibaret olup aslında Solvay&#8217;ı uzun zaman uğraştırmıştı. Solvay&#8217;ın yönteminin gerçek bir ihtiyaca karşılık verdiğine de inanmamız gerekir. Çünkü birkaç yıl içinde Belçika, A.B.D. Almanya, Rusya ve daha birçok ülkelerde üst üste fabrikalar kurulmaya başlandı. Böylece Üretim 1875&#8242;te 40.000 tona, 1895&#8242;te 1.000.000 tona yükseldi. 1902&#8242;de de dünyada üretilen 1.800 000 ton sodyum karbonatın 1.650.000 tonu Solvay yöntemiyle elde edilmekteydi.<br />
<br />
Solvay, zavallı Leblanc&#8217;ın tersine şanslı çıkmış, büyük bir servet, ün ve sevgi kazanmıştı. Ama bunları iyiye kullanmasını bildiğini de hemen eklemek gerekir. Her şeyden önce, çok zengin bir sanayici olduktan sonra bile bilim aşkını kaybetmedi. Aynı zamanda büyük bir insanseverdi. Brüksel ve Paris&#8217;te enstitü ve kurumlar kurdu. 1911&#8242;de de bütün dünya fizikçilerim Belçika&#8217;nın başkentinde toplayacak bir kongreler sistemi meydana getirdi katkısının özellikle büyük etki ve sonuçları olmuştur. Planck, Rutherford, Bohr gibi bilginler buluş ve icatlarını burada açıklamışlar ve bu toplantılar Curie, Einstein, Jeans, Langevin, Perrin, Poincare ve daha başka ünlü bilim adamlarının bir araya gelmelerine fırsat hazırlamıştı.<br />
<br />
Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir&#8230;]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Şeker Pancarı]]></title>
			<link>http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=937</link>
			<pubDate>Thu, 30 Apr 2009 02:08:51 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://radyoelmadag.com/forum/showthread.php?tid=937</guid>
			<description><![CDATA[Şeker Pancarı<br />
<br />
(Keşifler ve Buluşlar)<br />
<br />
<br />
<br />
Havagazı önemli bir keşif olmakla birlikte bir lükstü de. Çünkü XIX. yüzyılın ilk, on yılı içinde asıl sorun yiyecek ve savunmaktı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Savunma: Daha önce de dediğimiz gibi bakır piyasasını İngilizler tutuyorlardı ve bu madeni, çanları eriterek elde etmişlerdi. Güherçile de, ülkede çıkmadığından, barut imal etmek için nemli mahzenlerin duvarlarında kendiliğinden meydana gelen maddeyi kazıyorlardı. Karbon, kükürt ve güherçilenin karışımından meydana gelen barut yalnız savaşlarda değil, maden ocaklarında ve yapı mühendisliğinde de kullanılmaktaydı. XIX. yüzyılın sonlarında Nobel dinamiti icat edinceye kadar barutun bileşimi değişmedi Fransız kimyacıları Henri Braconnot (1780-1855) ve Jules Pelouze (1807-1867) 1830&#8242;da nitroselülozu. Alman Christian Friedrich Schoenbein (1799-1868) pamuk-barutu ve Torinolu Ascanio Sobrero da 1846&#8242;da nitrogliserini bulmuşlardı. Ancak, nitroselüloz olsun, nitrogliserin olsun işlenmez, hatta yararlanılmaz patlayıcılar halindeydiler. Bunları Nobel işledi.<br />
<br />
 <br />
<br />
Yiyecek: İlk iş olarak, Amerika&#8217;dan getirilmekte olan fakat İngilizler yolu kapattıkları için müthiş sıkıntısı çekilen şekerkamışının yerini tutabilecek başka bir şey bulmak gerekiyordu. Şeker imaline yarayacak bir bitki var mıydı acaba? Bu soruyu ilk ortaya atan 1747&#8242;de Alman kimyacısı Andreas Sigismund Marggraf (1709-1782) oldu. Berlin Bilimler Akademisinde şeker pancarından nasıl şeker üretilebileceğini anlattı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Marggraf&#8217;ın anlattıkları teorik görüşlerdi. Eliğinin öğrencilerinden François Achard (1753-1821) hemen bu teorilerin uygulamasına geçti ve 1796-1800 yılları arasında sürdürdüğü çalışmaları sonunda şeker pancarından şeker elde etmeyi başardı. Prusya kralının koruması altında bir fabrika kurarak, günde 3.500 kilo şeker pancarı işlemeye başladı. Ne yazık ki, ekonomik bunalım içinde ve Fransa&#8217;nın güçlü baskısı altında olan ülkesi, girişimlerini destekleyecek durumda değildi. Eli kolu bağlanan Achard, çalışmalarından bir başkasının yararlandığını görmenin acısı içinde yaşadı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bu başkası, eski Fransız subayı Benjamin Delessert (1773-1847) idi. Paris&#8217;te 1801&#65533;de ilk Fransız pamuk ipliği fabrikasını kurmuştu. Ertesi yıl bunu, üretimi Marggraf-Achard yöntemine dayanan ilk şeker fabrikası izledi. İlk ürününü 2 Ocak 1813&#8242;te aldı ve sevinçten uça uça bunları Baron Chaptal&#8217;a götürdü. O da hemen Napolyon&#8217;a koşturdu. Buna son derece sevinen Napolyon&#8217;un bizzat fabrikaya gelip sanayiciyi kutlayacağını Chaptal, Delessert&#8217;e şu satırlarla müjdeledi:<br />
<br />
 <br />
<br />
İmparator fabrikanıza geliyor. Ondan önce orada bulunacağım. Acele gelin. Chaptal. 2 Ocak, öğle<br />
<br />
 <br />
<br />
Şeker pancarından şeker yapımı, XIX. yüzyılın ilk yıllarının en önemli kimya sanayii icadıdır. Kısa zamanda bütün dünyaya yayıldı ve fiyatlar durmadan düştü. Çünkü 1836&#8242;da günde 1.000 kilo pancar işlenebilir ve 50 kilo, şeker alınabilirken, 1841&#8242;de aynı sonuç 750, 1850&#8242;de 650 ve 1860&#8242;ta 550 kilo pancardan alındı.<br />
<br />
<br />
Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir&#8230;]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Şeker Pancarı<br />
<br />
(Keşifler ve Buluşlar)<br />
<br />
<br />
<br />
Havagazı önemli bir keşif olmakla birlikte bir lükstü de. Çünkü XIX. yüzyılın ilk, on yılı içinde asıl sorun yiyecek ve savunmaktı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Savunma: Daha önce de dediğimiz gibi bakır piyasasını İngilizler tutuyorlardı ve bu madeni, çanları eriterek elde etmişlerdi. Güherçile de, ülkede çıkmadığından, barut imal etmek için nemli mahzenlerin duvarlarında kendiliğinden meydana gelen maddeyi kazıyorlardı. Karbon, kükürt ve güherçilenin karışımından meydana gelen barut yalnız savaşlarda değil, maden ocaklarında ve yapı mühendisliğinde de kullanılmaktaydı. XIX. yüzyılın sonlarında Nobel dinamiti icat edinceye kadar barutun bileşimi değişmedi Fransız kimyacıları Henri Braconnot (1780-1855) ve Jules Pelouze (1807-1867) 1830&#8242;da nitroselülozu. Alman Christian Friedrich Schoenbein (1799-1868) pamuk-barutu ve Torinolu Ascanio Sobrero da 1846&#8242;da nitrogliserini bulmuşlardı. Ancak, nitroselüloz olsun, nitrogliserin olsun işlenmez, hatta yararlanılmaz patlayıcılar halindeydiler. Bunları Nobel işledi.<br />
<br />
 <br />
<br />
Yiyecek: İlk iş olarak, Amerika&#8217;dan getirilmekte olan fakat İngilizler yolu kapattıkları için müthiş sıkıntısı çekilen şekerkamışının yerini tutabilecek başka bir şey bulmak gerekiyordu. Şeker imaline yarayacak bir bitki var mıydı acaba? Bu soruyu ilk ortaya atan 1747&#8242;de Alman kimyacısı Andreas Sigismund Marggraf (1709-1782) oldu. Berlin Bilimler Akademisinde şeker pancarından nasıl şeker üretilebileceğini anlattı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Marggraf&#8217;ın anlattıkları teorik görüşlerdi. Eliğinin öğrencilerinden François Achard (1753-1821) hemen bu teorilerin uygulamasına geçti ve 1796-1800 yılları arasında sürdürdüğü çalışmaları sonunda şeker pancarından şeker elde etmeyi başardı. Prusya kralının koruması altında bir fabrika kurarak, günde 3.500 kilo şeker pancarı işlemeye başladı. Ne yazık ki, ekonomik bunalım içinde ve Fransa&#8217;nın güçlü baskısı altında olan ülkesi, girişimlerini destekleyecek durumda değildi. Eli kolu bağlanan Achard, çalışmalarından bir başkasının yararlandığını görmenin acısı içinde yaşadı.<br />
<br />
 <br />
<br />
Bu başkası, eski Fransız subayı Benjamin Delessert (1773-1847) idi. Paris&#8217;te 1801&#65533;de ilk Fransız pamuk ipliği fabrikasını kurmuştu. Ertesi yıl bunu, üretimi Marggraf-Achard yöntemine dayanan ilk şeker fabrikası izledi. İlk ürününü 2 Ocak 1813&#8242;te aldı ve sevinçten uça uça bunları Baron Chaptal&#8217;a götürdü. O da hemen Napolyon&#8217;a koşturdu. Buna son derece sevinen Napolyon&#8217;un bizzat fabrikaya gelip sanayiciyi kutlayacağını Chaptal, Delessert&#8217;e şu satırlarla müjdeledi:<br />
<br />
 <br />
<br />
İmparator fabrikanıza geliyor. Ondan önce orada bulunacağım. Acele gelin. Chaptal. 2 Ocak, öğle<br />
<br />
 <br />
<br />
Şeker pancarından şeker yapımı, XIX. yüzyılın ilk yıllarının en önemli kimya sanayii icadıdır. Kısa zamanda bütün dünyaya yayıldı ve fiyatlar durmadan düştü. Çünkü 1836&#8242;da günde 1.000 kilo pancar işlenebilir ve 50 kilo, şeker alınabilirken, 1841&#8242;de aynı sonuç 750, 1850&#8242;de 650 ve 1860&#8242;ta 550 kilo pancardan alındı.<br />
<br />
<br />
Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir&#8230;]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>